Teori

Sınıf mı Yoksa Kimlik mi? Yanlış Sorunun Doğru Yanıtı Yoktur!

HDP Milletvekili Erol Katırcıoğlu geçtiğimiz günlerde bir söyleşide, AKP’nin herhangi bir olumlu adım atması durumunda HDP’nin uzlaşabileceği yönündeki sözleriyle gündeme geldi. Onun açıklamaları çeşitli yönleriyle tartışıldı. Bunun ardından Yeni Yaşam gazetesine yazan Katırcıoğlu bu kez sınıf mücadelesi ve kimlik mücadeleleri arasındaki ilişkiyi ele aldı. (Sınıf mı kimlik mi tartışmasına bir bakış, 4 Temmuz)

Katırcıoğlu yazısına Axel Honneth adlı bir yazarın Marks ve kapitalist toplum üzerine düşüncelerinden bir parçayı aktararak başlıyor. Honneth diyormuş ki, “işçilerin kapitalist düzen içindeki mücadeleleri aslında ‘tanınma uğruna’ yaptıkları mücadelelerdir”. Marks’ta böyle bir düşüncenin varlığı bilinmiyor ancak Katırcıoğlu’nun aktardığı parçada Honneth’e göre, “Marx, kapitalizmi insanlar arasında tanınma ilişkilerini bozan bir düzen olarak görür. Çünkü çalışanların üretim araçlarından koparılmaları aslında kendi etkinlikleri üzerindeki bağımsız kontrol olanaklarının da yok edilmesi anlamına gelir. Oysa kendi etkinlikleri üzerindeki bağımsız kontrol olanakları çalışanlar arasında eşit ilişki kurmanın da bir önkoşuludur. Bu önkoşulun bozulması ile insanlar arasında ortaya çıkabilecek tarihsel bir çatışma, ‘tanınma uğruna’ bir mücadele olarak okunabilir”.

Yani Marks’ın sınıflı toplumun temel çelişkisi olarak karakterize ettiği insan gruplarının üretim araçları karşısındaki zıt konumları ve durumları; ki bunlar sınıflı toplumlarda ana sınıf formasyonunun ve sınıf mücadelesinin zeminini oluşturur ve fakat kapitalizmde bu sınıf formasyonundan doğan “tarihsel çatışma, ‘tanınma uğruna’ bir mücadele olarak okunabilir”miş.

“Tanınma uğruna mücadele” çok muğlak bir kavram, üretim araçları karşısındaki zıt konum ve durumun yani sınıf mücadelesinin temelinin kavramla ilişkilendirilmesi kavramı daha da muğlaklaştırıyor. “Tanınma mücadelesi” kapitalist toplumda kaynağını bu temel çelişkiden alıyorsa, -öyle okunabileceği söyleniyor- gerçek bir tanınma ancak üretim araçlarının toplumsallaştırılması, üretim araçları sahiplerinin mülksüzleştirilmesi ve toplumsal mülkiyetin egemen kılınmasıyla mümkün olabilir.

Marks’ın temel tezi, tüm sınıflı toplumlarda üretim araçları karşısındaki zıt konumlanışlardan doğan “tarihsel çatışmanın” “tanınma uğruna bir mücadele” değil sınıflı tarih boyunca “sınıf mücadeleleri” üretmesidir. Kapitalist toplumda bu ilişkinin temel unsurları burjuvazi ve proletaryadır.

Katırcıoğlu son derece muğlak kavramlarla konuşuyor ve sonraki paragraflarda yazdıklarından, kapitalist toplumun temel çelişkisine dayanmayan ya da onun dolaylı olarak ilişkili “tanınma mücadeleleri” ile kapitalist toplumdaki temel çelişkiyi proletarya ile burjuvazi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığı aynılaştırmaya çalıştığı izlenimi doğuyor.

Bunu şu sözlerle ifade ediyor: “Honneth diyor ki işçilerin kapitalist düzen içindeki mücadeleleri aslında ‘tanınma uğruna’ yaptıkları mücadelelerdir. Biz de ekleyelim, yine aynı kapitalist toplumda, kökenleri ya da inançları farklı olan insanların ulus-devlet çatısı altında yaptıkları mücadeleler de ‘tanınma uğruna mücadelelerdir.’ Tıpkı bizim ülkemizde Kürtlerin, Alevilerin, Süryanilerin, kadınların, LGBTİ+ların ve diğer azınlıkların mücadeleleri gibi…”

Kavramların ve öne sürülen düşüncelerin muğlaklığını bir kez daha vurgulamak gerekir çünkü proletarya kapitalist toplumda verdiği mücadeleler sonucunda burjuva demokratik çerçevede “tanınma” kazanmıştır. Oy hakkından yoksun olan proletarya genel oy hakkını kazanmıştır ve kapitalist toplum sınırları içinde eşit yurttaşlığı yasal güvence altına alınmıştır. Kapitalist toplumda geçerli olan iş yasaları, sendikal hakları tanıyan yasalar onun burjuvazi tarafından bir sınıf olarak da “tanınması” dışında ne anlama gelir? Bunların tümü proletaryanın sınıf mücadelesi süreçlerinde geliştirdiği hamlelerle elde ettiği kazanımlar ve “tanınma” anlamına gelir ve fakat tüm bunlar kazanılırken, kapitalist toplumun temel çelişkisi yerli yerinde durmuş, sömürü mekanizmaları güçlenmiş ve sınıf mücadelesini beslemeye devam etmiştir. Burjuvazi bir ölçüde proletaryayı “tanıyarak” sömürüyü ve sınıf egemenliğini güvence altına almıştır.

Marksist harekette “kıyamet” tam da bu noktada kopmuştur. Marksist hareket içinde reformizmin önde gelen lideri Eduard Bernstein 1896-1898 yılları arasında yazdığı yazılarla geniş kapsamlı bir tartışmayı başlatmış, bu yazılarında temel Marksist fikirlerin bir bölümünün eskidiğini, eskiyen fikirlerin yeni gelişmeler ışığında revizyondan geçirilmesi gerekliliğini gündeme getirmişti.

Bernstein’a göre, Avrupa’nın sanayileşmiş ülkelerinde işçi sınıfı sivil topluma eşit yurttaşlık temelinde büyük ölçüde entegre olmuştu, işçi sınıfı parlamentoya katılım yoluyla siyasi iktidarı kendi talepleri doğrultusunda etkileyebiliyor ve haklarını genişletebiliyordu. Bu durum sosyalistlerin, güçlenen ve alanını genişleten sendikalar ve kooperatiflerin sağladığı sosyal temele dayanarak parlamento aracılığıyla yönetime katılmasını sağlıyordu. Bu nedenle, proletarya devrimci iktidar perspektifiyle burjuvazinin reformcu kanatlarını ürküterek değil, onları daha fazla yüreklendirecek reform yanlısı, parlamentoyu temel alan siyasi stratejiyi geliştirerek ilerlemeliydi.

Bu temel fikirler üzerinden yürütülen tartışma sonunda, uluslararası Marksist hareket temel bir bölünme yaşadı. Bölünmenin tarafları reformcu ve devrimci Marksistler olarak adlandırıldı. Reformcular proletaryanın kapitalist toplumda “tanınmasının” sınıf çelişkilerini sönümlendirdiği, devrimci iktidar mücadelesini gereksizleştirdiği temel fikri üzerinden ilerlediler ve bu temel fikir doğrultusunda zaman içinde burjuvazinin sınıf egemenliğinin temel siyasi aktörleri arasında yerlerini aldılar. Kapitalizmin büyük sarsıntılar yaşadığı kriz anlarında burjuvaziye önemli hizmetler sundular.

Marksizm’in devrimci yorumunda, proletaryanın devrimci iktidar mücadelesinde ısrarcı olanlar, reformları reddetmediler ancak reformların ancak proletaryanın devrimci mücadelesinin bir yan ürünü olarak değer kazanacağını ve esas olarak da proletaryanın devrimci iktidar mücadelesinin önünü kesme amacıyla gerçekleştirileceğini vurguladılar. Onlar, burjuvazinin sınıf iktidarının yıkılışına ve ezilen, sömürülenlerin ilk büyük iktidar deneyimine uzanan bir siyasi yol kat ettiler. Bu yolu kat ederken reformculukla en sert mücadeleyi gerçekleştiren Lenin’in ezilen ve sömürülenlerin ilk büyük devrimci iktidarının önderi olması bu bağlamda eşyanın tabiatına uygundu.

Kuşku yok ki, herkes dilediği siyasi fikirleri savunmakta özgürdür ancak bunun temel bir koşulu vardır. Bu koşul kendi siyasi görüşlerinizi birilerinin görüşlerinin aslında … “olarak okunabileceği” üzerinden değil, birilerinin gerçekte ne dediği ve pratikte nasıl bir tutum aldığı üzerinden ortaya koyarak savunmaktır. Marks ve Engels, Bernstein’ın “tanınma” konusundaki görüşlerinin henüz tohum halindeki versiyonuyla karşı karşıya geldiklerinde ortak imzalı bir metinde bu görüşler hakkında şunları yazdılar:

“Burada seslerini yükseltenler -Bernstein ve arkadaşlarının yazdığı yazılara gönderme yapılıyor- devrimci konumunun baskısı altında proletaryanın ‘aşırıya gidebileceği’ korkusuyla dolup taşan küçük-burjuvanın temsilcileri. Kararlı bir siyasal muhalefet yerine genel bir uzlaşma ruhu; hükümete ve burjuvaziye karşı savaşım yerine, onları ikna etme ve kazanma çabası; yukarıdan aşağıya doğru kötü muameleye karşı meydan okuyan bir direniş yerine boynu bükük bir alçakgönüllülük ve cezanın hak edildiğinin itirafı. (…)

Burjuva demokratlar için demokratik cumhuriyet nasıl erişilemez bir şey idiyse, sosyal demokratlar için de kapitalist sistemin yıkılması o kadar gerçekleşemez bir şeydir; bu nedenle de bugünün pratik politikasında kesinlikle hiçbir önemi yoktur; kişi şefaat dilenebilir, uzlaşabilir, doya doya insan severlik gösterisine kalkabilir. Proletaryayla burjuvazi arasındaki sınıf savaşımı için de böyledir. Daha fazla yadsınamadığı için varlığı kâğıt üzerinde itiraf edilmiştir, ama pratikte örtbas edilmiş, sulandırılmış, hafifletilmiştir.”

Marks ve Engels konuya böyle yaklaşıyor, onların bu görüşlerine katılmayabilirsiniz ancak doğrudan konuyla ilgili bu açık ve net görüşler istendiğinde kolayca erişilebilir durumdayken, bunları … “olarak okuyamazsınız”, onların cepheden karşı çıktıkları görüşleri, politik tutumları onlara izafe edemezsiniz. “Olarak okuma” arzusu daha ziyade Marks ve Engels’in kendi sözleriyle, onların temel düşüncelerini “sulandırma, hafifletme” anlamını taşır. “Sulandırma, hafifletme” arzusu daha sonra da devam etmişti, 1895’e gelindiğinde, Engels’in bir yazısı reformistler tarafından onun bilgisi olmadan kesilip biçilerek Alman Sosyal Demokrat Partisinin bir yayın organında yayınlanmıştı. Engels, kesilip biçilen kısımlardan doğan sonucu ifade ederken öfkeyle, “Önceden bana haber verilmeden basılmış ve öyle bir budanmış ki, ben, her ne pahasına olursa olsun barışçıl bir legalite tapınıcısı gibi görünüyorum” demişti.

Engels doğan bu görüntüyü nasıl ele aldığını şu sözlerle ifade etmişti: “Bereket ki, yazının tümü şimdi Neue Zeit’ta yayınlanacak da, bu aşağılayıcı izlenim silinecek”. Barışçıl bir legalite tapınıcılığı bir reformist için “aşağılayıcı bir izlenim” yaratmayabilir ancak görüldüğü gibi Engels’in tutumu açıktır.

Katırcıoğlu’nun kavramlarındaki muğlaklık ilerleyen bölümlerde de devam ediyor. Ona göre, mesela Kürt sorunu, “Kürtlerin mağdur olmasından” kaynaklanan bir “kimlik mücadelesidir” ve “tanınma uğruna mücadele” olarak okunmalıdır. Kürt sorunu bir “kimlik mücadelesi” sınırlarına hapsedilebilir mi? Kürt sorunu, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonunda bölgenin emperyalist yeniden yapılandırılması kapsamında Kürdistan’ın dört parçaya bölünerek sömürgeleştirilmesinden kökünü alan, Kürt halkının sömürgeci iktidarlar tarafından askeri, siyasi, ekonomik ve kültürel olarak ezilmesi sonucunu yaratan bir Ulusal Sorun kapsamındadır.

Bir kimlik mücadelesi kapsamına hapsedilemez çünkü Kürt halkı yekpare bir blok değil farklı sınıf ve katmanlardan oluşan bir ulusal şekillenmedir. Bu nedenle, demokratik-ulusal hakların kazanılması mücadelesinde ulusal temelde sınıf ittifakları oluşsa dahi, farklı sınıfların siyasi yönelişleri, arayışları pratikte belirginleşmektedir. Aynı “kimlik mücadelesini” verdiği varsayılan Kürt burjuvazisi ve Kürt emekçileri pratikte farklı siyasal ittifakları zorlamakta, farklı yönelişlerin sözcüsü olmaktadır. Kürt Özgürlük hareketinin, Türkiye’nin diğer emekçi halklarıyla demokratik bir ittifak kurmak amacıyla geliştirdiği bir proje olan HDP içindeki farklı siyasal yönelişler bizatihi sınıf temelindeki farklılıkların belirgin bir ifadesidir.

Güney Kürdistan’da yaşanan son gelişmeler, aynı “kimlik mücadelesini” verdiği varsayılan Barzani iktidarıyla Kürt Özgürlük hareketi arasındaki çelişkiler, tekmil Kürdistan’daki sınıf çelişkilerinin bir siyasi yansıması değilse nedir? Aynı “kimlik mücadelesinin” ortakları varsayılanları bu düzeyde karşı karşıya getiren; bölgede Kürt kimliği üzerindeki baskıcı ve yasakçı politikaların şampiyonluğunu yapan AKP-MHP ile Barzanileri uzlaştıran unsurun temelinde çıkar ve durumları farklı olan grupların özlem ve arayışları olması aynı zamanda durumun “kimlik mücadelesi” sınırları içine hapsedilemeyeceğinin en güçlü göstergeleri değil midir?

Katırcıoğlu muğlak kavramlarıyla, Türkiye’de solda halihazırda “sınıf mücadelesini” temel alan ve “kimlik mücadelesi” yoğunluklu grupların var olduğunu ileri sürüyor. Bunların zaman zaman ortak eylemler yapsalar da birbirlerine mesafeli olduğunu oysa “bu iki akımın iç içe geçerek ’bir’ olmaları, hem işçilerin ve hem de mağdur kimliklerin tanınma mücadelelerini daha da güçlendirecektir” diyor.

Salgın sürecinde tüm dünyada sınıf mücadelesi keskinleşti, uluslararası burjuvazi her yerde emekçilere yeni kölelik biçimleri dayatıyor. Türkiye’de de aynı eğilim sert bir biçimde hüküm sürüyor. Keskinleşen sınıf çelişkilerinin siyasal hayatta büyük alt üst oluşlar yaratması kuvvetle muhtemel. Emperyalist-kapitalist dünya sisteminin gidişi sadece sınıf mücadelelerini keskinleştirmiyor aynı zamanda, rekabet ve paylaşım çelişkilerine besliyor; dünyanın önemli noktalarında askeri ve siyasi gerginlikler yeni bir düzey kazanıyor. ABD emperyalizmi Batı ittifakını Rusya ve Çin karşıtı yeni bir hizalanmaya yöneltme hamleleri yaparken, ÇKP’nin 100. Kuruluş yıldönümü töreninde konuşan Çin Devlet Başkanı ABD’nin hamleleri hakkında, “Çin halkı hiçbir yabancı gücün bize zorbalık yapmasına, baskı yapmasına, boyun eğdirmesine asla izin vermeyecek. Çin’e zorbalık yapmak isteyenler 1.4 milyar kişilik çelik bir duvara çarpar” sözlerini sarf ediyor.

Sadece bu sözler bile, gidişatın yönüne dair önemli işaretlere sahip. Katırcıoğlu herhalde Trump’ın Biden ile değiştirilmesi ve Biden’ın sahte “demokrasi” çağrılarından etkilenmiş olacak ki, “Oysa dünya değişiyor. Dış konjonktürde yeniden demokrasi çağrıları yapılıyor” şeklinde yazabiliyor. Liberal solculuğun “dış konjonktüre” duyarlılığının izlerini burada açık olarak görmek mümkün. İşsizlik ve yoksulluğun dünya çapında zirve yaptığı bir süreçte, emekçilerin sahte demokrasi çağrılarına değil sınıf mücadelesini yükseltmek için birleşmeye ve ortak mücadele etmeye ihtiyaçları var. Sınıf mücadelesini bulanıklaştıran, Marksizm’in devrimci perspektiflerini ve kavramlarını tahrif eden yaklaşımlar nerede, hangi kılık altında ortaya çıkarsa çıksınlar onlarla mücadele proletarya sosyalistlerinin öncelikli görevlerindendir. 2020 yaz aylarında ABD’de yükselen büyük emekçi öfkesi kendini büyük eylemlerle ortaya koydu ancak siyasi ve ideolojik zafiyetler nedeniyle bu büyük öfke ve enerji Biden’ın seçim yakıtına dönüştürüldü. Türkiye’de sallanan iktidar blokunun devrilmesinin her koşulda temel gücü öfke dolu emekçiler olacaktır. Bu süreçte emekçilere doğru siyasi hedefler gösterilmesinde, doğru bir siyasal yol haritasının çizilmesinde HDP’nin sorumluluğu büyüktür. Bu yazı, bu konudaki hassasiyetin bir ürünü olarak kabul edilmelidir.

.

0 %