ABDDünya

“Rusya Tehdidi” Yeni bir “Soğuk Savaş” Mı?

Editör Notu: Kolektifimiz yazarlarından Cenk Ağcabay’ın Dünya Yeniden Şekillenirken (2017) başlıklı derlemede yer alan “‘Düzeni Bozulmuş Dünya’ ve Amerika” yazısının Rusya ve Ukrayna ile ilgili bölümünü güncel önemi nedeniyle paylaşıyoruz.

Trump’ın dış politikaya dönük yaklaşımının en ayrıksı noktası, Rusya ile ilişkileri yumuşatma ve “radikal İslamcı teröre karşı” Rusya ile ortak mücadele edilebileceği yönünde söylemler geliştirmesiydi. Bu nokta onun seçimi kazandıktan sonra Amerikan “kurulu düzeni”nin güçlü kurumları ile ciddi çatışmalar yaşamasına yol açtı. Pentagon, CIA ve Amerikan politik elitinin önemli bir kesimi Trump’ın seçimi kazanmasından itibaren Rusya ile olası bir yakınlaşmayı önlemek için ciddi hamleler yapmaya başladı. Trump bu güçlü hamleler karşısında sürekli geri adım attı.

Birçok Amerikalı analist, “yeni dünya düzensizliği”nin açık biçimde gözler önüne serildiği tarih olarak 2014 yılına işaret ediyor. Ukrayna’da Maidan Darbesi ile yaşanan yönetim değişikliğine Rusya’nın Kırım hamlesi ile karşılık vermesi ve ardından ülkenin doğusunda Rusça konuşan nüfusun ağırlıklı olduğu bölgelerde yaşanmaya başlayan çatışmalar bunun temel nedeni. 2014 yılının bahar ve yaz aylarına yayılan bu olaylar ile birlikte adeta yenilenmiş bir “soğuk savaş” ve Batı’nın merkezlerinde yeni bir Rusya karşıtı histeri dalgasını besleyen anti-Rusya propaganda rüzgârı esmeye başladı. Oysa yaşanan olayların öncesi ve Sovyet Sosyalizminin çözülmesi sonrası ortaya çıkan bir dizi çatışma unsuru vardı.

Sovyet Sosyalizminin çözülmesi sonrası oluşan yeni politik gerçeklikte, Rusya, Amerika’nın güçlü müdahaleleriyle emperyalist-kapitalist dünyanın içine çekildi. Sovyet halkının uzun yıllar içinde biriktirmiş olduğu ekonomik kaynakların özel ellerde hızla sermayeye dönüşmesi sonucunda Rusya’da adeta kendine özgü yeni bir kapitalist “ilksel birikim” süreci yaşandı. 1990’larda yaşanan bu süreç, Rusya halkının yaşam koşullarında büyük bir tahribata yol açarken, gelişen yeni burjuvazi de daha görünür hale geliyordu. Yeltsin yönetimi altında Rusya’nın Neo-Liberalizme açılma sürecinin ilk adımları, ekonomide “fiyat denetimlerinin kaldırılması”, “serbest ticaret politikaları ve ülkede bulunan devlet denetimindeki yaklaşık 225.000 şirketin mümkün olan en hızlı şekilde özelleştirilmesi” ydi. Hızlı gelişen kapitalist restorasyon sürecinin Rusya’da yarattığı tahribat öyle bir manzara ortaya çıkarmıştı ki, 2006’da konuşan Moskovalı akademisyen Vladimir Gusev, “suç yılları olan son on beş yılın ülkemiz ve onun üzerinde yaşayan insanlara getirdiği nedir?” sorusunu soruyor ve şu yanıtı veriyordu: “Suç kapitalizminin bu yıllarında nüfusumuzun yüzde 10’u öldürüldü.”

IMF tarafından Rusya’da 1992’de uygulanmaya başlayan Şok Terapisi’nin 2006’ya gelindiğinde ortaya çıkan sonucu, yaşamını yitirmiş 6,6 milyon insandı. Bu sürecin ortaya çıkardığı bir başka gerçeklik ise, bu kısa zaman dilimi içinde çok sert bir sınıfsal kutuplaşmanın yaşanmasıydı. Bunun sonucu, müthiş bir yoksulluk içine itilen kitlelerin karşısında çok kısa bir zaman diliminde büyük zenginlikler biriktiren az sayıda mülk sahibinin ortaya çıkmasıydı. Rusya’nın sahip olduğu çok zengin kaynaklar, Sovyetlerin devrettiği eğitim ve teknoloji altyapısı, sanayi birikimi Rusya’da kapitalist restorasyon sürecinin itici güçleri olmuştu. Rusya halkının sahip olduğu kaynakların yağmalanması sürecinde palazlanan yeni burjuvazi Batılı emperyalistlerle gelişen bağımlılık zincirlerinin önemli noktalarını tutuyordu. Rusya’nın emperyalist-kapitalist dünya sistemi içine çekilmesi meselenin bir boyutuydu, meselenin diğer boyutu ise Amerikan büyük stratejisinin bir alternatif gücün ya da bloğun yükselişini engellemeyi kendine öncelikli hedef olarak belirlemiş olmasıydı. Bu bağlamda Kissinger, henüz 1994’te “Rusya’nın yeniden emperyalistleşmesi tehlikesi konusunda” uyarılarda bulunuyordu. Rusya’nın “yeniden emperyalistleşmesi” tehlikesiyle vurgulanan esas olarak Rusya’nın ekonomik ve jeo-politik düzeylerde sınırlandırılması politikasının kesintisiz uygulanması anlamına geliyordu.

Rusya’nın sınırlandırılması politikası çeşitli araçlarla uygulanmaya başlandı. Bu araçların birisi, NATO’nun yeni fonksiyonlar kazanarak Doğu’ya doğru genişletilmesiydi. (1) Bu, 1990 yılında Sovyetler Birliği lideri Gorbaçov ve ABD Dışişleri Bakanı James Baker arasında varılan anlaşmanın da sonu anlamına geliyordu. Bu anlaşmaya göre, Sovyetler Birliği Almanya’nın birleşmesine katkı sunarken, NATO Sovyetler Birliği sınırlarında genişlemeyecekti. 1994 yılı sonunda Baltık ülkelerindeki, Almanya ve Doğu Avrupa’daki son Rusya askerleri de çekilmişti. Son Rusya askerleri çekilmişti, ama askerlerin çekilmesinin hemen ardından, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti NATO üyeliği için başvuru yapmıştı. Moskova’nın bu başvuruları kınaması, eski anlaşmayı anımsatması ise, Batı’da Rusya’nın “eski imparatorluk nostaljisinin uyanması” olarak kabul ediliyor, bu tepkiler “yeniden emperyalistleşme” isteğinin işaretleri olarak görülüyordu. Doğu Avrupa ve Baltık devletleri NATO üyesi yapıldı. Önceki dönemde, NATO güçleri ile St. Petersburg arasındaki mesafe 1600 kilometreydi, şimdi mesafe yaklaşık 160 kilometreye inmişti. Bunun Rusya için anlamı NATO tarafından kuşatılıyor olmaktı.

Rusya, 2000 yılında başlayan Putin yönetimiyle birlikte bir dizi yenilik yaşamaya başladı. Enerji üretimine yoğunlaşma, silah sanayisinde gelişmeler ve devlet yönetiminde yapılan reformlar Putin’in gücünü arttırdı. Putin’in yükselişi ve gücünü konsolide etme süreci, yeni Rusya burjuvazisinin politik ve jeostratejik açılımlarına karşılık düşüyordu. Yeni Rusya burjuvazisi, “nüfuz alanları”nı genişletmek, kendi “doğal-tarihsel” nüfuz alanı olarak gördüğü bölgelerde yaşanan Batı yayılmasını sınırlamak istiyordu. ABD öncülüğündeki Batı’nın buna yanıtı “renkli devrim”ler oldu. 2004’te Ukrayna’da gelişen “renkli devrim” Rusya egemenleri için ciddi bir uyarıcıydı. Putin daha sonra çok fazla anılacak olan, Sovyetler Birliği’nin çözülüşünün “yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi” olduğu ifadesini ilk kez 2005 yılında Ulusa Sesleniş konuşmasında kullandı. Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan’ı kapsayan Şangay İşbirliği Örgütü’nün 2007 yılı toplantısında Putin ilk kez uluslararası bir toplantıda “tek kutuplu bir dünya kabul edilemez” sözleriyle ABD hegemonyasına karşı sesini yükseltti. 2007 yılında Münih Güvenlik Konferansı’nda bu kez “çok kutuplu bir dünya” isteğini yüksek sesle dile getirdi.

Putin yönetimindeki Rusya, Irak’ın ABD tarafından işgali sonrası yükselen petrol fiyatları ve doğal gaz gelirleri ile konumunu pekiştirdi. Avrupa’nın doğal gaz ihtiyacının %40’ını tek başına karşılayan Rusya, Almanya gibi bir dünya sanayi devi ve geniş nüfuslu ülkenin enerji ihtiyacının %38’ini de tek başına karşılama noktasına geldi. 2008 yılında ABD’nin Rusya’yı kuşatma politikasında en etkili ittifakı olan Gürcistan kendisinden bir süre önce ayrılmış küçük bir ülke olan Osetya’ya saldırdı. Putin için ileri hamle yapma zamanıydı. ABD, Irak ve Afganistan işgallerinin yorgunuydu ve bu ülkelere gömülmüştü. Putin askeri aygıtı harekete geçirdi. Gürcistan karşısında hızlı bir zafer elde etti. Rusya silah sanayisine ayırdığı çok ciddi fonlarla ABD yetkililerinin de kabul ettiği gibi çok ciddi silah kapasiteleri geliştirmişti. Silah sanayisindeki gelişme hem kendi askeri kapasitesini yükseltmiş hem de onu önemli bir sektörde etkin bir aktör konumuna getirmişti.

Rusya’nın ani saldırısı ve başarısı karşısında ABD ve AB yüksek sesli karşı çıkışlar ve diplomatik notalar dışında fiili bir karşılık vermediler. ABD, bölgedeki en sıkı müttefikinin böylesine ezilmesi karşısında kayıtsız kalmıştı. “Renkli devrimlerin” geri çevrilmesi açısından Gürcistan savaşı önemli bir dönemeç noktası oldu. 2010’da Ukrayna’daki “renkli devrim” geri çevrildi, Batı yanlısı iktidar yerini Rusya’ya yakınlığıyla bilinen Yanukoviç’e bıraktı. 2014 Maidan darbesi işte buna verilmiş bir yanıttı. 2014 yılında Yanukoviç’in görevi terk etmesi ile sonuçlanan hareket farklı unsurları kapsıyordu. Göstericilerin bir kısmı ellerinde Avrupa Birliği bayrakları taşırken, başka gruplar üzerinde 2. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Nazi ordusuyla iş birliği yaparak Ukrayna’da kitlesel Yahudi ve komünist katliamlarına liderlik yapmış faşist şef Stepan Bandera’nın resimleri olan bayraklar taşıyordu. Gösterilerin militan gücünü Banderacı neofaşist gruplar oluşturuyordu.

Rusya’nın Ukrayna’da işi sıkı tutmasının iki temel nedeni vardı. İlk neden, Ukrayna’nın gerek enerji nakil hatları gerekse de Rusya’nın savunma stratejisi açısından taşıdığı jeostratejik önemdi. İkincisi ise, özellikle Libya’ya yönelik 2011’deki NATO askeri müdahalesinin ortaya çıkardığı yıkıcı sonuçtu. Libya’nın müdahale sonrası içine düştüğü durum, NATO tarafından kuşatılmakta olan Rusya için önemli bir uyarıcıydı. Ukrayna’da işi sıkı tutan Rusya bir yıl sonra bu kez Suriye’de savaşa doğrudan taraf olarak ikinci önemli askeri hamlesini yaptı. Rusya’nın, Suriye’de 2015 Eylül’ünde başlattığı askeri operasyonlar iki yılın sonunda önemli askeri ve politik sonuçlar yarattı. Suriye Ordusu, Rusya’nın sağladığı ateş gücü desteği ile savaşta çok önemli kazanımlar elde etti, Halep Cihatçı çetelerin işgalinden kurtarılırken Suriye Ordusu önemli cephelerde saldırıya geçmişti. Rusya’nın Suriye hamlesi ABD merkezli Batı dünyasında büyük yankı uyandırdı.

(1) NATO’nun eski Sovyet bloğu ülkelerini kapsayarak doğuya doğru genişleme politikası, esas olarak Avrupa üzerindeki Amerikan hegemonyasının genişlemesi ve sürekliliğinin sağlanması bakımından önem taşıyordu. Almanya’nın Rusya ile gelişen ve derinleşen ilişkileri bu hegemonyanın genişleme ve süreklileşmesine bir tehdit olarak algılanıyordu. Stratfor’un Başkanı George Friedman yaklaşık on yıl önce, “Rusya ABD’nin küresel konumunu tehdit etmiyor ama Avrupa ve özellikle Almanya’yla iş birliği yapma ihtimali on yılın en önemli tehdidini oluşturuyor. Daha tomurcukken kopartılması gereken, uzun vadeli bir tehdit bu.” saptamasını yapmıştı. Ukrayna’da 2014’te yaşanan Batıcı darbe ve ardından Ukrayna’nın doğusunda başlayan çatışmalar tam da sözü edilen Almanya Rusya ilişkisinin yarattığı tehdide yönelik bir politik iklimin doğmasına yol açtı. ABD’nin baskısıyla Batı’nın uyguladığı Rusya karşıtı ekonomik yaptırımlar en fazla Almanya’yı olumsuz etkiledi. Alman sermayesi yaptırımlar karşıtı söylemini sürekli gündemde tuttu, ancak Transatlantik bloğunun askeri ve politik belirleyiciliği Alman sermayesinin taleplerinden daha baskındı. Transatlantik bloğundaki çatlamanın asli belirleyenlerinden biri bu çelişkinin giderek daha fazla derinleşmesiydi.

.

0 %