Dünya

Nazi Şeflerinden DAİŞ liderine Komplo Teorileri

Komplo teorisi salgın sürecinde en fazla sarf edilen sözlerden birisi. Neredeyse komplo teorileri ile yatılıyor komplo teorileri ile kalkılıyor. Dünya Sağlık Örgütü bilimsel heyetinin Çin’de gerçekleştirdiği araştırmalar sonucunda hazırladığı rapor geçen hafta yayınlandı. Araştırmaları ve raporu yetersiz bulan bir grup bilim insanı, imzaladıkları ortak metinle daha geniş çaplı bir araştırma çağrısı yaptı.

Daha geniş çaplı bir araştırma yapılmasını isteyen metnin imzacılarından Jamie Metzl, virüsün kaynağına ilişkin araştırmanın sadece Çin’le sınırlandırılmaması gerektiğini belirtiyor; ona göre, virüslerle ilgili laboratuvarlarda gerçekleştirilen çalışmalar daha sıkı izlenmeli ve bunlara belirli sınırlamalar getirilmeli. Komplo teorilerine bereketli bir alan açan işte Metzl’in ifade ettiği bu yalın gerçekliktir. Laboratuvarlarda virüsler üzerinde çalışılmaktadır ve bu çalışmaların hedefleri belirli devlet kurumları ya da “özel-kamu ortaklığı” projelerinin sahibi oligarklar tarafından belirlenmektedir.

Laboratuvarlardaki bu çalışmalar halk sağlığı risklerini önleme amacıyla yapılabileceği gibi, sözü edilen aktörlerin belirli hedeflerini gerçekleştirmek amacıyla kullanabilecekleri bir silaha da dönüşebilir. Bu laboratuvarlarda ne üzerine hangi amaçla çalışıldığına dair halkların hiçbir bilgisi olmadığı gibi, hiçbir denetleme mekanizması da yoktur. Bu durum, her tür komplo teorisinin verimli zeminidir çünkü bu aktörlerin geçmişte yaptıkları yapacaklarının teminatıdır. Milyarlarca insanı açlığa ve sefalete mahkum edenlerden, kendi çıkarları için başlattıkları savaşlarla milyonlarca insanı öldürenlerden halk sağlığı risklerini önleme çabası beklemek herhalde en fazla ölü gözden yaş ummaya benzer.

Altını kalınca çizmek gerekir: Yaptıkları yapacaklarının teminatıdır.

İngiliz bilim insanlarının geliştirdiği kimyasal silahlar 1919 yazında Irak’ta İngiliz işgaline karşı mücadele eden halka ve aynı günlerde Rusya’da karşı-devrimci Beyaz Orduya karşı savaşan Kızıl Ordu’ya karşı kullanıldı. Kimyasal silahların kullanılması kararının İngiltere’de bir kabine toplantısında nasıl alındığına dair bilgiler yayınlandı. (Giles Milton, Winston Churchill’s shocking use of chemical weapons, Guardian, 1 Sep 2013)

Katliamcı Nazi şefi Franz Josef Huber, 1937 yılında Nazi ordusunun işgal ettiği Viyana’daki Gestapo birimlerini yönetmekle görevlendirilmiş. “Yahudi Göçü Merkez Ofisi” adını taşıyan Nazi özel örgütünün yöneticileri arasında yer alan Huber, Avrupalı Yahudilerin katledilmesinde birinci derecede sorumluluk sahibiymiş. Yakınlarda açılan Alman arşivlerinden çıkan belgelere göre, savaş sonrasında Huber hakkında hiçbir işlem yapılmamış. Hiçbir işlem yapılmamış çünkü Huber savaştan sonra CİA ve Batı Alman gizli servisleri için çalışmaya başlamış. Huber’in öyküsü ve onun hakkındaki belgeler İsrail’in Haaretz gazetesinde 6 Nisan’da yayınlanan (Top Official in Nazi Secret Police Evaded Trial by Working for U.S., German Intel, Declassified Docs Show) başlıklı haberde bulunuyor.

Huber bu servislerde, Sovyetler Birliği’ne dair haber toplama ve değerlendirme biriminde görev yapmış. Almanya’da kendi gerçek kimliği ile yaşamış, Avusturya yetkilileri onu insanlığa karşı işlediği suçlar nedeniyle yargılamak için Almanya’dan istediklerinde ABD ve Batı Almanya buna izin vermemiş. Huber 1975’te ölene dek Münih’te yaşamaya devam etmiş. 1964 tarihli bir Alman gizli servis raporuna göre, Huber’in “yönettiği birimler ırkçı aksiyonlar” yapıyormuş. Huber sıradan bir Nazi subayı değil, yöneticilerinden biri olduğu “Yahudi Göçü Merkez Ofisi” Nazi iktidarının Yahudi soykırımını örgütleyen önemli kurumlarından.

Emperyalist savaş sonrası yargılanması gereken birçok faşist katliamcının CİA ve Batılı gizli servisler tarafından korunduğu ve istihdam edildiği artık çok sayıda belgeyle ve tanıklıklarla kanıtlanmış eski bir “komplo teorisidir”. Sovyetler Birliği ve dönemin komünist hareketleri bu gerçekliği dile getirdiğinde, emperyalist merkezlerde bu iddiaların, “özgür Batı’yı yok etmek isteyen totaliter komünist diktatörlüklerin ürettiği komplo teorileri” olduğu söyleniyordu.

Cambridge Üniversitesi tarihçilerinden Prof. Richard Drayton, “1945’te savaş bittiğinde” diyordu, “Nürnberg’de sadece bir avuç Nazi savaş suçlusu yargılandı, savaş suçluların birçoğu bizim yardımımızla serbest kaldı.” Savaş suçlusu Naziler sadece serbest kalmamıştı, aynı zamanda, bu Batılı tarihçinin ifadesiyle, “1000 Nazi bilim adamı Paperclip projesi için” gizli bir operasyonla ABD’ye kaçırılmıştı. ABD’ye kaçırılan bu bilim insanları arasında, Auschwitz konsantrasyon kampında Yahudi halkı üzerinde sinir gazı deneyleri yapan Kurt Blome ve benzer deneyleri Dachau konsantrasyon kampında gerçekleştiren Konrad Schaeffer’de bulunuyordu. (An ethical blank cheque, Guardian, 10 May 2005)

Bu “bilim insanları” gizli bir operasyonla ABD’ye kaçırılmıştı çünkü eğer kaçırılmasalar faşizmi ezen Kızıl Ordu’nun eline geçecek ve halklara karşı işledikleri suçlardan ötürü yargılanacaklardı. Japon bilim insanı Shiro Ishii’de kaçırılarak ABD’ye yerleştirilenlerdendi ve o da ABD’nin yeni biyolojik silah programlarında kullanılmak için kurtarılmıştı. O daha önce Mançurya’da faşist Japon iktidarının hizmetinde savaş tutsakları üzerinde önemli “bilimsel” çalışmalar yapmıştı ve bu birikimiyle Maryland’de ABD’nin yeni biyolojik silah geliştirme programının danışmanı olmuştu. Drayton, bu bilgileri verdikten sonra, “biz” demişti, “Nazi savaş yöntemlerinden çok şey ödünç aldık”.

“Nazi savaş yöntemlerinden çok şey ödünç almışlardı” ve Amerikalı gazeteci Jeffry Kaye’ın gizliliği sona eren CİA belgelerini inceleyerek ulaştığı sonuca göre, “Japonya’nın Birim 731” adlı biyolojik silah üreten ekibinin sağladığı silahlarla ABD Kore halkına ölüm yağdırmıştı. (Jeffrey Kaye: Proof of American Biological Warfare in Kore, Libertarian Institute) Kaye CİA’nın gizliliği kaldırılmış raporlarını yazısına ek olarak veriyor. Shiro Ishii “Birim 731” adlı ekibin başındaydı. Kore Savaşı döneminde Kore, Çin ve Sovyetler Birliği sürekli olarak Japon faşizminin geliştirdiği biyolojik silahların ABD tarafından kullanılmakta olduğunu açıklamış, uluslararası araştırma talep etmişti. Batı’da bunlar komünistlerin uydurduğu komplo teorileri olarak kabul ediliyordu.

Jeffry Kaye titiz çalışmasında, CİA belgeleri üzerinden bu iddiaların doğruluğunu gösteriyor. (Jeffry Kaye, “A real flood of bacteria and germs” — Communications Intelligence and Charges of U.S. Germ Warfare during the Korean War, September 2020) Kaye çalışmasında sadece gizliliği kaldırılmış 28 belgeden yararlanabiliyor. Henüz gizliliği kaldırılmamış pek çok belgenin bulunduğu bilgisini veriyor ve bunların açılması çağrısını yapıyor. Kaye, ABD’nin o yıllarda Shiro Ishii’nin daha önce Çin’de işlediği insanlığa suçlar konusunda da koruyucu bir tutum aldığını ve bunları da komünist komplo teorileri olarak sunduğunu belirtiyor.

Kore savaşından sonra kimyasal ve biyolojik silah programlarının sonlandırılması şöyle dursun, geçen zaman içinde bunlar çok daha gelişkin biçimler kazandı. Bu programları geliştirenler ve daha güçlü kılınan mekanizmalar hiçbir niteliksel değişim yaşamadı, sadece daha da azgınlaştı. Vietnam’da, Kenya’da, Irak’ta, Libya’da her tür silah ve savaş yöntemleriyle tüm hünerlerini gösterdiler. Kullanılan özel savaş yöntemleri de değişmedi. Washington Post’ta yenilerde yayınlanan bir haberden birkaç satır okuyup, görelim…

Amerikan yetkilileri geçen hafta pek alışık olunmayan bir şeyi yaparak, DAİŞ adlı katliamcı çetenin günümüzdeki lideri Ebu İbrahim el-Haşimi’nin “erken dönemine ilişkin ABD kayıtlarını” açıkladı. Kayıtlara göre, IŞİD’in günümüzdeki lideri 2008 yılında Irak’ta ABD için muhbirlik yapıyormuş. Bulunduğu hapishanede ABD gizli servislerine kendi örgütü hakkında “çok sayıda paha biçilmez istihbarat” sağlamış. Bu istihbaratlar sayesinde birçok üst düzey örgüt yöneticisi ABD güçleri tarafından öldürülmüş. (Before becoming a terrorist leader, ISIS chief was a prison informer in Iraq for U.S., records Show, April 8)

Post’a konuşan ABD terörle mücadele uzmanlarından Daniel Milton el-Haşimi üzerine özel çalışmalar yapmış, onun “çok yetenekli ve akıllı, bülbül gibi şakıyan birisi” olduğunu söylüyor. Haberi okuduğunuzda, aklınıza doğal olarak, bu akıllı ve yetenekli adam halen bülbül gibi şakıyor olmasın, sorusu geliyor. Böyle bir sorunun yanıtı da tabii ki hazır: Bunlar ABD’nin Irak ve Suriye’de yürüttüğü terörle mücadele operasyonlarını engellemek isteyenlerin uydurduğu “komplo teorileri”.

IŞİD’in günümüzdeki liderinin 2008’de hapishaneden verdiği istihbaratlarla öldürülenlerin örgütün üst düzey yöneticileri olması, onun etkili bir konumda olduğuna işaret ediyor. İddiaya göre, el-Haşimi ağırlıklı olarak diğer Ortadoğu ülkeleri ve Kuzey Afrika’dan savaşmak için Irak’a gelen örgüt yöneticileri hakkında istihbarat sağlamış. Irak’a dışarıdan gelenleri pek sevmiyormuş. Dışarıdan gelenleri sevmemek ama Amerika’dan gelenleri sevmek, Amerikalıları “içeriden” saymak çok yeni ve şaşırtıcı bir özellik değil kuşkusuz.

Milletin ağzı torba değil ki büzesin… Örgütün lideri senin eski muhbirinse ve sen bunu belgelerini yayınlayarak açıklıyorsan, millet onun seninle buluştuğunda bülbül gibi şakımaya devam etmediğine nasıl emin olacak? Amerikalı yetkililerin bu bilgileri açıklamasının amacı haber içinde anlatılıyor. Onlar bu açıklamaları el-Haşimi “utanç duysun” diye yapmışlar. Örgüt içinde el-Haşimi’nin durumunu bilenler varmış ve bunlar başlangıçtan itibaren onun yeni lider olmasına itiraz etmişler. Anlaşıldığına göre, IŞİD içinde bir liderlik çekişmesi var ve bu ifşaatla el-Haşimi zayıflatılmaya çalışılıyor.

Bu ifşaatın son haftalarda yeniden canlanma işaretleri veren Suriye ve Irak’taki DAİŞ saldırılarıyla ilişkili olması kuvvetle muhtemel. DAİŞ’i bir silah olarak kullanmak üzere yeniden canlandırmak Biden yönetiminin Ortadoğu politikasına uygun bir hamledir. Daha iyi şakıyan bir bülbülün bulunmuş olma olasılığı yüksek. Donbas’tan Basra Körfezi’ne hareketlilik artıyor. Bahar aylarında Donbas-Basra hattında çatışmaların sertleşmesi kuvvetle muhtemel.

.

0 %