ABDDünyaLatin Amerika

Küba’dan Haiti’ye Devrim ve Karşı-devrim

“On yıllardır otoriter rejim tarafından baskı ve ekonomik sıkıntılara maruz bırakılan Küba halkının” yanındaymış; “otoriter Küba liderleri özgürlük için yükselen sesi” mutlaka dikkate almalıymış. ABD Başkanı Biden Küba’da gerçekleşen bir dizi karşı-devrimci gösteriye desteğini bu sözlerle dile getirdi. Küba’nın “otoriter liderlerine” duyulan nefret Amerikan politik elitinin sağından soluna tümünün paylaştığı en önemli değerlerden biridir. Küba halkının ekonomik sıkıntılarının temel nedeninin, Küba’ya karşı uygulanan abluka olduğu geçtiğimiz ay Birleşmiş Milletler toplantısında 184 ülkenin oylarıyla kayıt altına alındı.

Geçtiğimiz ay, Küba’nın ülkeye yönelik ablukanın kaldırılması için Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu’na verdiği karar tasarı önerisi yapılan oylamada kabul edildi. 184 ülkenin “evet” oyu verdiği oylamada abluka dünya ülkelerinin ezici bir çoğunluğu tarafından mahkum edildi. Oylamada sadece ABD ve İsrail “hayır” oyu kullandı. Ukrayna, Kolombiya ve Brezilya ise çekimser kaldı. Abluka karşıtı oy kullanan ülkelerin nüfusu yaklaşık olarak dünya nüfusunun yüzde 94’ünü oluşturuyordu. Bu oylama, dünya halklarının ABD emperyalizmi ve onun sadık uşaklarından yana değil, sosyalist Küba’dan yana olduğunu açık biçimde ortaya koymuştu. Oylamanın anlamı buydu ama emperyalizmin “demokrasi ve özgürlükler anlayışı” gereği abluka devam edecekti.

60 yıllık ambargo 184 ülkeden milyarlarca insanın itirazına rağmen devam edecekti çünkü bütün o “demokrasi, özgürlükler” söylemi gerçekte emperyalist-kapitalist hakimiyetin süsü, örtüsü olma dışında hiçbir anlam taşımıyordu. Özgürlüklerin bu lügatteki anlamı, sömürü özgürlüğü, öldürme özgürlüğü, çökme özgürlüğüydü. Amerikan politik elitinin Küba’ya nefreti, esas olarak, Küba’nın Haiti olmaktan kurtulma hamlesi anlamına gelen 1959 devrimiydi. 1959 devrimi Amerikan emperyalizminin yüzünde patlayan sert bir tokattı. Küba halkı devrimci önderliğiyle omuz omuza “feleğe meydan okumuş”, Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Ortadoğu’ya halkların özgürlük ve sosyalizm mücadelelerinin en önde gelen destekçisi konumunu kazanmıştı. Emperyalizm için bunlar affedilmez suçlardı.

Emperyalizmin Küba’ya yönelik saldırıları hiç hız kesmedi, ekonomik ablukanın yarattığı ciddi sıkıntılara rağmen Küba asla boyun eğmedi. Küba’daki karşı-devrimci gösterilerde dile getirilenler, Küba karşıtı emperyalist propagandanın süreklileşmiş argümanlarıyla bire bir örtüşüyordu. Yaşanan sıkıntıların kaynağı “diktatörlüktü”. New York Times’tan Guardian’a, Washington Post’a sahibinin sesleri de Küba’daki “olağanüstü gösterilerin” nedeninin pandemiyle ağırlaşan ekonomik koşullar ve “otoriter komünist elitin kötü ekonomi yönetimi” olduğunu yazıyordu. 60 yıllık abluka yoktu. Küba’ya duyulan düşmanlığın en köklü nedeni ise, kendine sözünü ettiğimiz Küba haberinin yanında yer bulan bir başka haberim içeriğiydi. (Los Angeles Goes to War With Itself Over Homelessness)

Bu haber, Los Angeles’ta pandemiyle birlikte daha da artan evsizliğin boyutları, sayısı ve yaşayanları artan çadır kentler hakkındaydı. Amerika’da bir deprem ya da doğal afet yaşanmamıştı ama zengin Los Angeles’ta insanlar çadır kentlerde yaşıyordu ve bunların sayıları giderek artıyordu. Çadır kentlerde yaşayan insanların sayısındaki artışın nedeni işsizlik ya da ücretlerin kira ödemesini karşılayamamasıydı. Amerikan milyarderleri servetlerini sürekli büyütürken, emekçiler Amerika’da kirasını ödeyemez, çocuklarına yiyecek götüremez durumdaydı. Haberde, Los Angeles’ta emlak fiyatlarında ve kiralarda son 20 yılda yaşanan astronomik yükseliş evsiz insanların artışıyla ilişkilendirilmişti. Amerika ekonomik blokajlara maruz kalmamıştı, Jeff Bezos, Bill Gates Zuckerberg gibi isimler salgın sürecinde servetlerini daha da büyütmüştü. Milyarderler servetlerini büyütürken, Amerikan emekçilerinin beşte ikisi ailesinin ihtiyaç duyduğu gıdayı evine götüremez duruma düşmüştü. Oxfam bu nedenle 2021 raporuna “eşitsizlik virüsü” başlığını koymuştu.

Eski Brezilya devlet Başkanı Lula Da Silva Küba’daki karşı-devrimci gösterilerle ilgili düşüncelerini sosyal medyada paylaştı. Küba’da dedi Lula “bir polisin bir siyahın boğazına çöküp onu boğarak öldürdüğünü göremezsiniz. Küba sorunlarını kendisi çözecektir. Amerikan ablukası savaşmadan insanları öldürüyor. Amerikan ablukası insanlık dışıdır. Bir an önce kaldırılmalıdır.” Meksika devlet Başkanı da yaptığı açıklamada ablukanın bir an önce kaldırılmasını talep etti. Ekonomik yaptırımlar ve abluka emperyalizmin uşağı haline getiremediği siyasi iktidarlara karşı uyguladığı bir özel savaş yöntemi ve bu yöntemin acısını emekçi halklar çekiyor. Halklar bu özel savaş yöntemi kullanılarak açlıkla, ilaçsızlıkla terbiye edilmek isteniyor.

Küba halkı açlıkla, ilaçsızlıkla terbiye edilmek isteniyordu çünkü Küba Haiti olmamıştı. Haiti devlet başkanı Jovenel Moise geçtiğimiz günlerde konutunda öldürüldü. Haiti bir Amerikan yeni-sömürgesi konumundaydı ve Moise ABD’nin namlı uşaklarından bir faşistti. Moise bir parçası olduğu Haiti egemen sınıfının ülke kaynaklarının uluslararası finans-kapitale peşkeş çekilmesinde, Haiti halkının muhalefetinin bastırılmasında gördüğü işlevi enerjik bir tarzda sürdürmüştü. ABD Dışişleri Bakanlığının 2018 raporunda, Moise rejiminin yabancı sermayeye “açık yatırım iklimi sunduğu” övgüyle belirtilmişti. Moise demokratik halk muhalefetine savaş açmış, bu savaşın sonuçları Amerika’da Harvard Hukuk Okulu’nun İnsan Hakları Birimi’nin hazırladığı bir raporda gözler önüne serilmişti. Raporun başlığı: “Bağışıklıkla Öldürme: Haiti’de Devlet Onaylı Katliamlar” idi. Haiti’de “devlet onaylı katliamlar” işleniyordu ve bunları gerçekleştiren polis ve askeri birimleri ABD Dışişleri tarafından fonlanıyor, eğitimlerini ABD polis ve askerlerinden alıyorlardı. (Konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler Seth Donnelly’nin The Assassination of Jovenel Moise: What Next for Haiti?  yazısında bulunuyor.)

Trump Moise’ye önemli bir destek sunmuştu ve bu bir ABD devlet politikasıydı, Biden yönetimi aynı desteği sunmaya devam etmişti. Moise’nin ABD eğitimli ölüm timlerinin katliamları, ABD polisinin eğittiği polislerinin baskıları halk muhalefetini yok edemedi. Moise ve yakın çevresi talan ve soygunla servetlerini büyüttü ve bu durum halk muhalefeti tarafından gür sesle dile getirilmeye başladı. Bu gelişmeler Haiti oligarşisi içindeki etkili bazı odaklarla Moise arasındaki çelişkileri keskinleştirdi. 26 Nisan 2021’de ABD Temsilciler Meclisinden 68 vekilin imzasını taşıyan bir mektup Biden yönetimine iletildi. Mektupta Moise’nin “güvenilir ve adil bir anayasa değişikliği oylaması yapmasının mümkün olmadığı” belirtilmiş, Biden yönetiminden Moise’ye sunulan desteğe son vermesi istenmişti.

ABD Dışişleri Bakanı Blinken 9 Haziran’da yaptığı açıklamada, ABD’nin Moise’nin gerçekleştirmeyi düşündüğü anayasa değişikliği referandumunu desteklemediğini belirtti. Moise’nin siyasal projesi artık desteklenmiyordu ancak ABD yönetimi Haiti güvenlik güçlerine aktardığı fonların miktarını arttırıyordu. Moise’yi öldüren ölüm mangası içinde ABD askerleri tarafından eğitilmiş Kolombiyalı özel kuvvetler mensuplarının bulunduğu açıklandı. Kolombiya ABD’nin bölgedeki askeri üssüdür. Bölgedeki tüm karşı-devrimci savaşlar bu üs üzerinden yönetilir.

2020 Haziran’ında Amerikan Ordusunda Özel Kuvvetler mensubu olarak Irak’ta savaşmış 2 eski Amerikan askerinin komuta ettiği bir karşı-devrimci çete grubu Venezüella’ya saldırı girişiminde bulundu.  Venezüella halk milisleri karşı-devrimci faşist çeteyle girdiği çatışmada 8 çete mensubunu öldürdü, sekizini yakaladı. Venezüella Devlet Başkanı Maduro olayların gelişimini ve Amerikalı askerlerin pasaport ve kimliklerini dünyaya bir televizyon konuşmasıyla duyurdu.

Maduro karşı-devrimci çetelerin üslenme alanının komşu ülke Kolombiya olduğunu konum belirterek açıkladı. Maduro konuşmasında, saldırganların bir Amerikan paralı asker şirketi olan Silvercorp tarafından yönetildiği bilgisini verdi. Silvercorp merkezi Florida’da bulunan bir “güvenlik şirketi”. Şirketin sahibi, ABD ordusundan emekli bir özel kuvvetler mensubu Jordan Goudreau. Haiti devlet başkanını öldüren ölüm mangasının Kolombiyalı üyelerinin aynı şirketin “çalışanı” oldukları belirlendi. Miami’de bulunan Moise karşıtı etkili bir Haitili bir grubun Moise’nin öldürülmesi işini Silvercorp’a verdiği iddia ediliyor ve olgular bu olasılığa işaret ediyor.

Haiti’de işler böyle yürüyor, ABD’nin kullanışlı olup olmadığına dair kararları doğrultusunda “liderler” değişiyor; asker ve polis birimlerine yapılan yatırımlar sürekli arttırılıyor. Bütçesi sürekli büyüyen ve sıkı eğitilen bu unsurlar halk güçleriyle savaşmak değil de devlet başkanını korumak söz konusu olduğunda son cinayette görüldüğü gibi büyük zaafiyetlere düşüyor.

ABD politik elitinin Küba’ya yönelik nefreti kaynağını tam olarak bu gerçeklikten alıyor. Uşaklaştıramadığı, başı dik, boyun eğmez siyasi önderlik ve halk desteği, devrimin ve sosyalizmin kazanımlarında ısrar Küba’ya yönelik nefreti derinleştiriyor. Küba halkı bu süreçte Che’nin, Fidel’in ektiği tohumların yeşerdiğini bir kez daha gösteriyor. Küba Devlet Başkanı Diaz-Canel gösterilerle ilgili açıklamasında ABD’ye şu sözlerle sesleniyor: “Küba’nın gerçek desteğini istiyorsanız, halkı dert etmek istiyorsanız, ablukayı kaldırın ve nasıl katılım sağlıyoruz görün.”

Diaz-Canel sözlerine devam ediyor:

“Hayat, tarih ve gerçekler, bunun arkasında neyin olduğunu gösteriyor: Bunun amacı Devrim’i boğmak ve sonlandırmak. (…) Devrim’in getirdiği moralle, San Antonio de los Baños’un devrimcileri, vilayet yönetimi ve ülke yönetiminden bir grup yoldaş San Antonio de los Baños’ta bizi temsil etti.

Bu devrimci kitle, karşı devrimcilerin karşısına çıktı. Devrimcilerle ve bazı devrimci olmayan ancak tartışmak isteyenlerle konuştuk. Daha sonra Küba’ya sokakların devrimcilere ait olduğunu göstermek için kentte yürüyüş ve tur gerçekleştirdik. (…) Devlet, diyalog ve aynı zamanda katılım için tüm siyasi iradeye sahiptir. Bu ülkenin egemenliğini ve bağımsızlığını teslim etmeyeceğiz. Devrimi yok etmek için cesetlerimizi çiğnemeleri gerekir.”

Küba devrimci önderliği karşı-devrime geçit vermeyeceğini sokağa inerek ve bu net mesajlarıyla ortaya koydu. “Özgür Batı basını” yaydığı yalan haberlerle, karşı-devrimci propagandasıyla gerçek niteliğini bir kez daha gözler önüne serdi. Almanya’nın “itibarlı” gazeteleri Süddeutsche Zeitung ve Tagesspiegel’in Küba haberlerinde fotoğraflarda nasıl manipülasyonlar yaptıklarını Junge Welt gazetesi deşifre etti. Kolombiya’da gelişen halk eylemleri sürecinde polis şiddeti nedeniyle birçok insan yaşamını yitirdi. 60 civarında eylemcinin “kayıp olduğu” aileleri tarafından iddia ediliyor ve bulunmaları için düzenlenen kampanya devam ediyor. Amerikan uşağı Kolombiya yönetimi hakkında “özgür batı basınında” bu iddialarla ilgili tek kelime bulamazsınız. Emperyalizmin uşağı olanlar tüm suçlardan “bağışıklık” kazanırlar.

Küba’da yaşananlar dünya çapında sınıf mücadelesinin bir veçhesidir; en ufak bir tereddüde, “insan hakları”, “demokrasi” eveleme gevelemelerine yer yoktur. Devrim ve kazanımları savunulmalıdır, savunulmaktadır ve savunulacaktır. Che ve Fidel bu küçük adadan büyük bir devrimci onur anıtı yaratmıştır. Onur anıtımıza sahip çıkma, onunla dayanışma ve bütünleşme yakıcı bir görevdir.

Yaşasın Sosyalist Küba’nın Direnişi!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm’

 

.

0 %