Dünya

Kazanan Hepsini Alacak mı?

İngiltere’de yerden gökten “Evde Kal. Ulusal Sağlık Sistemini Koru. Yaşamları Koru.” talimatının yağdığı günlerde; bu talimatı yağdıranlar partiler düzenliyor, maskesiz, mesafesiz keyifle eğleniyormuş. İngiltere’de kapanma döneminde Başbakanlık Konutu’nda 20 parti düzenlenmiş. Düzenlenen partiler hakkında araştırma yapmakla görevlendirilen ve araştırmaları sonucunda bir rapor hazırlayan Müsteşar Sue Gray, “Bazen ülke genelinde olup bitenler üzerine çok az düşünülmüş gibi görünüyor” sonucuna ulaşmış.

İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın başbakanlığı devraldığı Theresa May raporla ilgili olarak şunları söylüyor: “Başbakan ya kendi koyduğu pandemi kurallarını okumadı, ya bunların ne anlama geldiğini anlamadı ya da kuralların kendisi için geçerli olmadığını düşündü. Bunlardan hangisi doğru?”

Muhalefetteki İşçi Partisi lideri Sir Keir Starmer da “Başbakan hepimizi aptal yerine koydu” diyor ve Johnson’ı utanmazlıkla suçluyor. Kuralları koyanların kendi koydukları kurallara uymaması ve burjuvazinin siyasi temsilcilerinin utanmazlığı ne yeni ne de şaşırtıcı ancak buradaki durum biraz farklı. Bu kurallar başbakan ve yakınındaki personelin de sağlığını korumak için konulmadı mı?

İngiltere’yi yönetenlerin koydukları kuralları anlamadıklarını ya da okumadıklarını düşünmek için çok fazla neden yok. Çok muhtemel ki, sağlıklı bedenlerinin bu hastalığı kolayca atlatacağına duydukları güvenle bu partileri düzenlediler. Hastalıkla ilgili en sağlam bilgilerin ellerinin altında olduğu iyi biliniyor. “Cesaretlerini” sahip oldukları bilgi kaynaklarından aldıkları kuvvetle muhtemel.

İngiliz hükümetinin halkı eve kapatacak argümanları üretmesi ve yaygınlaştırması için özel bir Halkla İlişkiler şirketiyle çok yüksek tutarlı bir sözleşme imzaladığı, bu şirketin hükümet üyesi bazı bakanlarla yakın ilişki içinde olduğu İşçi Partili milletvekilleri tarafından daha önce gündeme getirildi.

Başbakan Johnson’ın başdanışmanı Dominic Cummings’te Covid kurallarına uymadığı ortaya çıktığı için başbakanlıktaki partilerin soruşturulmaya başlamasından çok önce istifa etmek zorunda kalmıştı. İngiliz hükümetinin Ulusal Aşı Kampanyası’nın tanıtımı için yine bir Halkla İlişkiler şirketiyle yüksek tutarlı bir anlaşma yaptığı ve bu şirketin başında Dominic Cummings’in üvey babasının bulunduğu belgelendi.

İngiliz hükümet yetkilileri kendi koydukları kurallara uymadığı gibi; kuralların benimsetilmesi ve aşı kampanyasının tanıtımından yüksek miktarlarda para kazandı. Bir kez daha vurgulamak lazım, bunda şaşılacak bir şey yok, tersi olsa şaşırmak gerekirdi. İngiliz hükümeti yetkililerinin ve başbakanlık personelinin virüs karşısındaki “cesareti” ise, halkta yayılan “korku ve dehşetle” tam bir karşıtlık sunuyor. Hükümet yetkililerinin vurgunculuğu sıradanlaşmış bir özellikleri ama sözünü ettiğimiz bu karşıtlık önemli.

Müsteşar Sue Gray’in raporunun yayınlanmasının ardından bazı insanlar İngiliz basınında hükümeti eleştirdi ve kendi deneyimlerini paylaştı. Kısıtlamalar nedeniyle yaşlı yakınlarını aylarca göremeyen ve son aylarında yakınlarının yanında olamayanlar, aynı dönemde başbakanlıkta düzenlenen partileri öğrendiklerinde duydukları büyük öfkeyi dile getirdi. İşini kaybeden, kapanmalar nedeniyle büyük sıkıntılar yaşayanlar bu haberler karşısında duydukları büyük öfkeyi seslendirdi.

İngiliz hükümeti sadece vurgunculuk yapmıyor. Ukrayna’da bir savaşın fitilini tutuşturmak için durmaksızın çaba harcıyor. Ukrayna’yı silahlandırıyor ve Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky ile bir basın toplantısı düzenleyen Boris Johnson konuşmasında, “Ukraynalılar kanlarının son damlasına kadar savaşacaklar” diyor. Kendi silah üreticisi ve tüccarlarının pazarlamacılığını yapmak İngiliz hükümetinin her daim önde gelen görevlerinden biridir.

Müsteşar Sue Gray raporunda, başbakanlıkta düzenlenen partilerdeki alkol tüketim miktarına dikkat çekiyor ve bu durumun uygun olmadığını vurguluyor. Bir partide fonda ABBA müzik grubunun “Kazanan Hepsini Alır” şarkısı varmış. Halka korku ve dehşetin enjekte edildiği günlerde bol alkollü partiler kazanmaktan ve almaktan duyulan mutluluğun bir sonucudur. Kazandılar ve kazandırdılar…

Nasıl mı?

Amerika’da salgın sürecinde işini kaybeden işçileri desteklemeyi hedeflediği söylenen Maaş Koruma Programına ayrılan 800 milyar dolarlık fonun sadece dörtte biri çalışanlara giderken dörtte üçü patronların kasasına akmış. Bu programın uygulanmaya başlamasından itibaren hükümet “işletmelerin parayı nasıl kullanabileceğine ilişkin kuralları istikrarlı bir şekilde gevşet”miş. Konuyla ilgili yeni yayınlanan bir araştırma sonuçlarını New York Times gazetesinde haberleştiren Stacy Cowley yazıyor bunları. (Little of the Paycheck Protection Program’s $800 Billion Protected Paychecks)

Massachusetts Institute of Technology’de yardımcılarıyla beraber bu araştırmayı yürüten ekonomi Profesörü David Autor, “Bu para nereye gitti bunu araştırdık. Öncelikle işini kaybeden işçilere gitmedi. Para işverenlere, ortaklarına ve onların kreditörlerine gitti.” diyor. Autor’dan bu sözleri aktaran Cowley ise bu talan ve vurgunu nasıl estetize ediyor görelim…

Cowley’e göre, “Milletvekilleri bu programı Mart 2020’de oluşturduğunda, kısa bir yoğun kesinti dönemi öngördüler. İşverenlerin maaş bordrolarını sekiz hafta boyunca karşılamanın, onların Covid-19 krizinin en kötü dönemini atlatmaları için yeterli olacağını düşündüler. Yanlış tahmin ettiler. Pandemi uzadıkça ve işletmelerin sıkıntıları derinleştikçe, milletvekilleri programın kurallarını yumuşattı ve onu daha genel bir küçük işletme destek çabasına dönüştürdü. Bu, işletme sahiplerinin paranın daha fazlasını kira, elektrik ve diğer masraflara harcamasına izin verdi.”

Yanlış tahmin etmişler…

Araştırmayı yapan Profesör Author’a göre, “bu program zengin işverenler için bir talih kuşuna” dönüşmüş ve sonunda “zenginleri koruyan bir politika” anlamına geliyormuş. Bir Amerikalı senatör programdan yararlanan bazı işverenlerle görüşmüş ve bu işverenler program için “para madeni” diyormuş. Patronlara “para madeni” yaratmanın “yanlış tahmin” nedeniyle olduğuna inanmak patron sözcüleri için tabii ki  normal ama bir de salgın sürecinde sermayenin ve devletin söylediklerine harfiyen uyan sözde “bilim” tapınıcısı solculuk var.

Sermaye düzeninden, sermayenin çıkarlarından, sınıf mücadelesi ve iktidar ilişkilerinden bağımsız “saf” bir bilim olduğunu vaaz eden bir solculuk türü. Amerika’da yeni yayınlanan bir araştırma sonucuna göre, nüfusun 18-34 yaş arası grubu 65 üstü yaş grubundan daha fazla korkmuş covide yakalanmaktan. New York Times gazetesi, hastalıktan kaynaklanan risklerin yaş gruplarına göre dağılımı dikkate alındığında bu sonucun “çok ilginç” olduğunu yazdı. (https://www.nytimes.com/2022/01/25/briefing/covid-behavior-vaccinated-unvaccinated.html)

Bu “ilginç” sonucun nedeni hükümetler tarafından bilinçli ve planlı olarak yaratılan korku ve dehşetti. 2 yılın sonunda tüm kapatmalara, önlemlere ve aşılamaya rağmen vaka sayılarının rekor düzeyde artması üzerine, Amerika’da salgın yönetiminde birinci derece rol oynayan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) “artık kendini çok koruyan insanların bile virüse yakalanmasının muhtemel olduğu” açıklamasını yaptı.

Yukarıda sözünü ettiğimiz araştırmaya göre, destek aşılarını olmuş insanların hastalığa yakalanma korkusu aşısızlardan daha fazla. Bu sonuçları yorumlayan gazeteye göre, “gerçeklik ve algı arasındaki bu kopuş çok şaşırtıcı” çünkü destek aşısını olmuş birinin hastalıktan zarar görme olasılığı çok düşük. Korku ve dehşeti yayanlar şimdi yarattıkları sosyal-psikolojinin sonuçlarını “ilginç”, “şaşırtıcı” hatta “irrasyonel” buluyor.

Amerika’da üç tıp grubu – çocuk doktorları, çocuk psikiyatristleri ve çocuk hastaneleri temsilcileri- yakınlarda  “Çocuk ve Ergenlik Zihinsel Sağlığında Ulusal Acil Durum” ilan etti. Son iki yılda covid önlemleri adı altında çocuklara yaşatılanların sonucu olan bu durumdan en fazla etkilenenler “düşük gelirli ailelerin” çocuklarıymış. Gazeteye göre, artık uzaktan eğitimini başarısızlığı ve okulların kapatılmasının vakaları azaltmadığı açık bir gerçekmiş. İki yıldır “saf” bilimin bunları emrettiğini tekrarlayanlar şimdi “saf” bilim yanıldı diyorlar.

Henüz salgının ilk günllerinde bu önlemlerin yarardan çok zarar getireceğini söyleyen, bunu anlamlı argümanlarla açıklayan bilim insanlarının yok sayıldığını, itibasızlaştırılmaya çalışıldığı iyi biliniyor. Henüz salgının başlangıcında “Covid-19 hakkında farklı görüşler ifade eden bilim insanları şeytanlaştırılmamalı, duyulmalı” başlıklı bir yazıyla önemli uyarılarda bulunan Vinay Prasad, Kaliforniya Üniversitesi’nde Epidemiyoloji ve Biyoistatistik doçenti. Uyarıları karşılık bulmadı. 2 yılın sonunda ortaya çıkan tabloyu şöyle değerlendiriyor: “Herhangi bir halk sağlığı tarihçisi, 2021’i hükümetin bir salgınla mücadelede tamamen başarısızlığı olarak görecektir”.

Prasad hükümetin halk sağlığı gibi bir derdi olduğunu düşündüğü iiçin bu değerlendirmeyi yapıyor ancak kapitalist hükümetlerin halk sağlığı gibi bir dertlerinin olmadığını, onların sadece vurgun, talan ve halk üzerinde daha fazla kontrol peşinde olduğunu bilenler açısından tablo açık. Kazanıp hepsini almaya çalılıyorlar ama halkların öfkesi büyüyor. Alamayacaklar…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

.

0 %