1 MayısDosya

Çok Yaşa Devrimci 1 Mayıs Mücadelesi

Editör’ün notu: Candaş Ayan tarafından yazılan bu yazı, Philip S. Foner’in Mayıs Günleri (Şen Süer Kaya çevirisi, Bibliotek Yayınları, 189 sayfa, Mayıs 1996 baskısı) adlı kitabının incelemesidir.

“Bu satırları yazarken, Avrupa ve Amerika proletaryası güçlerini birleştiriyor; ilk kez tek bir bayrak altında, tek bir amaç için, tek bir ordu gibi harekete geçiyor. Tanık olduğumuz görüntü, tüm toprakların kapitalistleriyle toprak sahiplerinin, bugün tüm topraklardaki proleterlerin gerçekten birleştiğini kavramalarını sağlayacaktır. Keşke Marx da yanımda olup bunu gözleriyle görebilseydi.”

Engels’in, Komünist Manifesto’nun 4. Almanca baskısına 1 Mayıs 1890 hakkında yazdığı önsözden alıntıdır (alıntılayan, Foner, 1996, ss. 60-61).

Hikâye odur ki, Jüpiter’e kızan Juno, Jüpiter olmaksızın bir çocuk doğurmak istemiş. Ona, dokunduğu kadını gebe bırakan bir çiçek veren Flora, Juno’nun Mars’ı doğurmasını sağlamış1Roma mitolojisinde Jüpiter, Antik Yunan mitolojisindeki Zeus’tur, Juno, Hera’dır, Mars ise Ares’tir. Flora ise Roma mitolojisine Antik Yunan’dan değil, başka bir İtalyan halkı olan Sabinler’den geçmiştir ve çiçek açan her bitkinin tanrıçasıdır.. Böylece, Romalılar takvimlerinin ilk ayına baharın başlangıcı olan Mars (Mart) adını vermişler ve Tanrıça Flora’ya, 28 Nisan’da başlayan ve birkaç gün süren oyunlarla şükranlarını sunmaya, esasında baharın gelişini kutlamaya başlamışlar (Foner, 1996, s. 8). Zaman içinde bu gelenek, binlerce yıl boyunca devam ederek, Romalıların hayalini bile kuramayacakları kadar uzak bir bölgeye, Amerika’ya kadar ulaşmıştır. 19. yüzyılın sonlarına kadar da 1 Mayıs, baharın gelişini müjdeleyen bir bereket festivali günü olarak düşünülmüş ve kutlanmıştır. Ancak 19. yüzyılın muazzam sömürü mekanizmaları içerisinde çok uzun saatler boyunca çalışan, emeği sömürülen ve kapitalist patronların kâr hırsı için insanlık dışı çalışma koşullarına maruz bırakılan işçilerin artık baharın gelişini kutlamaktan çok daha öncelikli ihtiyaçları ortaya çıkmıştır. Bu ihtiyaçlarını elde etmek, çoğunluğun dayanışmasını büyütmek ve işçi sınıfı mücadelesini derinleştirmek için 1 Mayıs’ı kendi devrimci mücadele günü haline getiren işçi sınıfına da baharı müjdeleyen bir günden daha iyisi yakışmazdı zaten. 

Bu yazının temel amacı, Philip S. Foner’in Mayıs Günleri2Orijinal adı “May Day” olan kitap, ilk defa 1 Mayıs 1986’dan, yani ABD’deki ilk 1 Mayıs’ın yüzüncü yılından, birkaç gün önce yayımlanmıştır. adlı kitabının bir incelemesini okuyucuya sunmaktır. Seçkin bir Marksist emek tarihçisi ve ölümüne kadar Lincoln Üniversitesi’nde onursal tarih profesörü olan Philip S. Foner, Rus göçmen bir ailenin oğlu olarak, Manhattan’ın Aşağı Doğu Yakası’nda doğmuş ve Brooklyn’de büyümüştür. Lisans ve yüksek lisans derecelerini City College’dan, doktora derecesini ise Columbia Üniversitesi’nden alan Foner, kariyerine 1932’de City College’da başlamıştır. Ancak 1941’de gerçekleşen komünist tevkifatı ile komünist faaliyetlerde bulunduğu iddia edilen 50 öğretim üyesiyle birlikte işinden edilmiştir (Shapiro, 1990, s. 232). 3City College tam 40 yıl sonra, bu süreçle ilgili olarak Foner’den özür dilemiştir (Van Gelder, 1994, s. 20). City College’dan çıkarılmasının ardından Foner yayıncılığa başlamış ve Citadel Press’in müdürü ve baş editörü olmuştur. 1967 yılında Lincoln Üniversitesi’nde öğretim üyeliğine geri dönmüş ve 1979’da emekli olmuştur. Foner, aralarında 1974 ve 1982’de iki baskı olarak yayınlanan “Organized Labor and the Black Worker”, 1979 ve 1980’de yayınlanan iki ciltlik “Women in the American Labor Movement” ve 1975’te yayınlanan “American Labor Songs of the Nineteenth Century4Foner bu kitabıyla, Amerikan Besteciler, Yazarlar ve Yayıncılar Derneği tarafından The Deems Taylor Ödülü’ne layık görülmüştür. olmak üzere 110’dan fazla yayınlanmış eserin yazarıydı.5Foner aynı zamanda, “Life and Writings of Thomas Paine” (1946), beş ciltlik “Life and Writings of Frederick Douglass” (1949-1952) ve iki ciltlik “History of Cuba and Its Relations With the United States” (1962-1963) adlı seri kitapların da yazarıdır. En ünlü eseri, 1947-1994 yılları arasında 10 cilt olarak yayımlanan “History of the Labor Movement in the United States” serisidir. 1994 yılında hayatını kaybeden Foner, aynı yılın başlarında, New York Emek Tarihi Derneği tarafından emek tarihinde ömür boyu başarı ödülü ile onurlandırılmıştır (Van Gelder, 1994, s. 20).

Kitabına 1 Mayıs’ın her zaman hatırlanacak bir tarih olacağının daha 1886 yılında tahmin edildiğini söyleyerek başlayan Foner, yaygın bilinen bir hata olarak 1 Mayıs’ın kökeninin Sovyetler’de veya Avrupa’da değil, ABD’de olduğunun altını çizmektedir. Foner’in bu başlangıcından itibaren 1 Mayıs’ın ve de işçi sınıfı mücadelesinin tarihine ışık tutan eserinin üç ana çerçeve etrafında örüldüğünü söyleyebiliriz. Bunların ilki, 1 Mayıs’ın bir işçi günü olarak ortaya çıkış öyküsü ile birlikte yayılışı, dünyanın bütün proleterleri için üzerinde anlaşılan bir gün haline gelişi ve 1 Mayısların kendi öyküleridir. Henüz 1 Mayıs diye bir gün işçi günü olarak belirlenmeden önce de pek çok sebeple işçi grevlerinin ve yürüyüşlerinin olduğundan bahseden Foner, 1886 öncesinde bu mücadeleler ile işçilerin günlük 10-11 saatlik çalışma sürelerini kazanım olarak elde ettiklerini anlatır.6Bu mücadelelere genel olarak “On Saatlik İş Günü Hareketi” denilmektedir. Yanı sıra, sürekli aşama kat eden işçi mücadelesi, zaman içerisinde artan sayılarda işçinin sendikalara kaydolması ve sendikaların birleşerek işçi federasyonlarını kurmaları gibi pratik ve mücadele açısından oldukça hayati birtakım gelişmeleri ortaya çıkartmıştır. Öyle ki, 1 Mayıs’ın işçi günü haline gelmesinde de bütün dünyaya yayılmasında da bu sendikaların ve federasyonların katkısı yadsınamaz derecede büyüktür. Zaten daha en başından itibaren 1 Mayısları organize etme, gerekli izinleri alma, manifesto hazırlama ve grev çağrısında bulunma gibi her türlü faaliyeti sendikalar ve federasyonlar üstlenmişlerdir. 

Foner kitabında, 1886 yılına gelindiğinde, ABD’deki birçok iş koluna mensup işçinin 10 saatlik iş gününü bir kazanım olarak elde ettiklerini ve artık sekiz saatlik iş günü için mücadeleye başladıklarından bahseder. Böylece, Amerikan İşçi Federasyonu gerçekleştirdiği kongrede 1 Mayıs 1886 tarihini sekiz saatin yasal iş günü olarak talep edilmesi için en uygun tarih olarak saptar ve böylece ilk 1 Mayıs, toplu iş bırakma çağrısıyla birlikte bütün işçilerin günü olarak ilk defa ABD işçileri tarafından örgütlenir ve kutlanır. Bu ilk 1 Mayıs’a beş yüz bin işçinin katıldığı tahmin edilmektedir (Foner, 1996, s. 32)7Ancak bu ilk 1 Mayıs, sonraki yıllarda da devam edecek olan ilk devlet zoru/polis şiddeti olaylarına da sahne oldu. Haymarket Olayları ve sonrasında yargılanan 8 işçi liderinin 5’inin idam edilmesi ve ilk 1 Mayıs şehitleri, 1886’da gerçekleşmiştir.. Sekiz saatlik iş günü talebi çok uzun yıllar boyunca bütün dünyadaki işçiler için üzerinde ortaklaşılan bir talep olarak devam etmiştir. Dört yıl sonra, Amerikan İşçi Federasyonu’nun 1 Mayıs’ı bütün dünya işçileri için uluslararası bir gün haline getirme çabaları, İkinci Enternasyonal’in 1890 tarihli Paris kongresinde karşılık bulur ve böylece kongreden 1 Mayıs’ın benimsenmesi kararı çıkar. Böylece, proleter hareketinin nihai amacının ücret köleliğini yıkmak olduğu tüm dünyanın sokaklarında, hep bir ağızdan haykırılmaya başlanmıştır (Foner, 1996, s. 51). Bu çerçevede, kitabın belki de en güçlü yönlerinden birisi, Foner’in sadece ABD ile sınırlı kalmadan, 1890 sonrası dönemin 1 Mayıslarını, neredeyse yılı yılına, pek çok farklı şehirdeki kutlama meydanlarının, sokaklarının isimlerine, işçilerin taşıdığı dövizlere, attıkları sloganlara ve yükselttikleri taleplere kadar, en ince ayrıntısıyla aktarmış olmasıdır. 

Kitabın hikayesinin etrafında örüldüğü bir diğer çerçeve, işçilerin 1 Mayıslarda yükselttikleri, uğruna mücadele ettikleri, greve/iş bırakmaya gittikleri talepleri ve mücadeleleri sonucunda elde ettikleri kazanımlarıdır. Başlangıçtan günümüze doğru bir hat çizildiğinde, işçi sınıfının bir arada yükselttiği mücadelesi sonucunda ne kadar güçlü hale geldiği, elde edilen kazanımlardan anlaşılacaktır. 1886’dan itibaren uzun bir süre işçilerin başlıca talebinin sekiz saatlik iş günü olduğunu yukarıda belirtmiştik. Bu çerçevede Foner, 1890’ın ABD’deki işçiler açısından kazanımlarını şu şekilde özetliyor: 

1890’ın kazanımları şaşırtıcıydı. Kırk altı bin marangoz bağlantılı inşaat işkollarındaki binlerce emekçiyle birlikte sekiz saat hakkını kazandı; 30 bin marangoz da 9 saati elde etti. Sendikaya birçok yeni üye yazıldı. 14 Mart ile 14 Temmuz 1890 arasında 142 şube kuruldu ve yıl içinde yeni üyeler alınarak tüm sendikalar üye sayısını büyük oranda arttırdı (Foner, 1996, s. 51).

Sekiz saat talebinin altında yatan temel dinamik, işçilerin sekiz saatlik çalışma süresiyle birlikte daha fazla boş zamana kavuşacak olmaları ve böylece kendilerini sermayeye karşı savaşa adayabilmeleriydi (Foner, 1996, s. 57).  Bunun yanında, yaygın olmamakla birlikte, 10 saat çalışma ve bir buçuk saat öğle molası, koruyucu emek hakları, sendikal özgürlük, toplanma özgürlüğü ve on dört yaş altı çocukların çalışmasının yasaklanması gibi başka talepler de mevcuttur. Zamanla bu taleplere 36 saatlik Pazar tatili, örgütlenme hakkının güvenceye alınması, siyasi tutsakların serbest bırakılması, ücretlerin iyileştirilmesi ve genel oy hakkı gibi yeni talepler eklenmiştir. İşçiler her 1 Mayıs’ta taleplerini arttırdıkça, devletlerin şiddete başvurma ve 1 Mayısları yasaklama refleksleri de aynı oranda artış gösteriyordu. 1910 yılına gelindiğinde, Haymarket şehitlerine St. Petersburg, Varşova, Buenos Aires ve Paris şehitleri de eklenmişti. Emperyalistlerin birinci paylaşım savaşına gidilen süreçte, işçi grevlerine ve taleplerine karşı uygulanan şiddet de iyiden iyiye artmaktaydı. Ancak bu sindirme ve bastırma rejimlerine rağmen işçiler her geçen yıl 1 Mayıs’ı daha kalabalık ve eskiye oranla daha fazla kadın ve çocuk işçinin katılımıyla kutlamaya devam ediyorlardı.

1914’te savaşın patlak vermesiyle birlikte, işçilerin eski taleplerine bir yenisi, hiç olmadığı kadar güçlü bir biçimde haykırılmak üzere eklenmişti: emperyalist savaşın derhal sonlandırılması talebi. Nisan 1916’da Almanya’daki Spartakusbund hareketinin dağıttığı broşürde şunlar yazılıydı: 

Yoldaşlar, 1 Mayıs ikinci kez kanlı bir savaşın ortasında gerçekleşiyor – İşçiler, emperyalizmin top güllesi koyucusudur. İşçiler, yoldaşlar ve kadınlar; bu ikinci 1 Mayıs’ın uluslararası sosyalistlerin emperyalist katliama karşı protestosu olmadan geçmesine izin vermeyin (Foner, 1996, s. 93). 

1917 1 Mayıs’ı Rusya’daki Şubat Devrimi’nden dünya işçilerine yayılan umut ışığı ile daha cüretkâr çağrılara sahne oldu. Savaşın en fazla hissedildiği Almanya’dan yükselen çağrı: “Savaşa karşı savaş! 1 Mayıs kutlaması için sokaklara! Kahrolsun savaş! Halkların kardeşliği için ayağa!” şeklindeydi. Ancak Ekim Devrimi ve Bolşeviklerin iktidarı sonrasında, başta ABD olmak üzere ileri kapitalist ülkelerde komünist histeri ortaya çıkmaya başladı. Bu çerçevede, 1945 sonrasında hız kazanan “komünist avı” geleneğinin, ABD’de 1920’lerde başladığı söylenebilir. Yine de barış yapıldıktan sonraki ilk 1 Mayıs’tan itibaren, dünyanın işçileri hep bir ağızdan “çok yaşa Sovyet Rusya; yaşasın devrim” diye haykırıyorlardı. Öte yandan, savaşın getirdiği ekonomik darboğaz neticesinde, başta Almanya’da olmak üzere çeşitli yerlerde işçiler, toplu sözleşme ve yaşamak için yeterli ücret taleplerini yükseltmeye başlamışlardı. Böylelikle, 1920’ler itibariyle, işçilerin sekiz saatlik iş günü talebine ek olarak asgari ücret/ücretlerin iyileştirilmesi talebinin de bir diğer temel talep haline geldiği söylenebilir. 

1929 Büyük Buhran sonrasında, Sovyet Rusya dışındaki tüm kapitalist dünyada işsizlik oranlarının müthiş bir şekilde artması, 1 Mayıslarda yükseltilen taleplere çok daha hayatilerinin eklenmesine sebep oldu. İşsizlik ücreti, sosyal sigorta, nakit ve sosyal yardım şeklindeki bu talepler, 1929 krizinden çıkış reçetesi olarak ortaya atılan New Deal ve refah devleti modellerinin habercisi niteliğindedir. Bunun yanı sıra, Avrupa ve Japonya’da faşist rejimlerin yükselişi, işçi düşmanlığının artışı ve 1 Mayıs’ın, özgür sendikaların ve her nevi işçi mücadelesinin yasaklanması karşısında yükseltilen temel talep Hitler, Mussolini ve emperyalist savaş karşısında komünist ve sosyalistlerin bileşiminden oluşan bir anti-faşist işçi cephesinin kurulması olmuştur (Foner, 1996, s. 123). Böylece faşizmin durdurulması talebi, faşist rejimler gerçek anlamda yıkılana kadar işçilerin birincil talebi haline gelmiştir. Öyle ki, ikinci paylaşım savaşı esnasında savaşa dahil olan müttefik devletlerdeki işçiler, 1 Mayıslarda iş bırakmak yerine, faşistleri öldürecek silah üretmenin daha etkili bir mücadele şekli olacağı kararını almışlar ve 1945’e değin 1 Mayıs’ı silah üreterek kutlamışlardır (Foner, 1996, s. 133). Ancak 1946 itibariyle yeniden eski talepler ve kutlama şekillerine dönülmüştür. 1945 sonrası dönem boyunca, işçilerin esas talebi asgari ücret ve haftada 30 saat çalışma olmakla birlikte, dünya gündemine göre savaş karşıtlığı, ırkçı ayrımcılıkların bitirilmesi, nükleer silahsızlanma ve işsizliğin bitirilmesi şeklindeki talepler de yükseltilmiştir.

Kitabın son ana çerçevesi ise, 1 Mayısların tarihinin dünyada gerçekleşen diğer olaylarla paralel bir tarihsellik içerisinde anlatılmış olmasıdır. Esasında bu yazarın başarısından ziyade, kitlelere gerçek önderlik eden işçi sınıfının, tarihi belirleyen ana unsur olmasından kaynaklanmaktadır. Bu durum bizlere, işçi sınıfı mücadelesinin, yani sınıf savaşları tarihinin, aslında insanlık tarihi olduğunun kanıtı gibidir. Yukarıda özetlendiği şekliyle kitap içerisinde anlatısı yapılan 1 Mayıs süreçlerinin, mücadelelerinin ve yükseltilen taleplerin her birisi, bu kitabın sınırları dahilinde söyleyecek olursak, 1886’dan 1986’ya yüz yıllık siyasi, kültürel, askeri, başına hangi sıfat gelirse gelsin tarih anlatısıyla bire bir örtüşmektedir. İşçilerin ileri sürdükleri taleplerinin şekillenmesi, aynı zamanda bu yüzyıllık sürecin savaşlarını, barışlarını, ekonomik buhranlarını ve iktisadi rahatlama dönemlerini bize anlatmaktadır. Yanı sıra, devletlerin zor aygıtını-şiddet unsurlarını kullanma dereceleri, sıklıkları veya benzer şekilde devlet görevlilerinin 1 Mayıs’a izin verme veya vermeme şeklinde takındıkları tavırlar bize dünya çapında savaşın yaklaştığını, krizin derinleştiğini veya tam tersi durumları yine anlatabilmektedir. Son tahlilde işçi sınıfı, başlangıçtaki engelleme ve yasaklama girişimlerine rağmen 1 Mayıs tarihini kendi iradesiyle işçi günü olarak belirlemesini ve bunu kapitalistlere dayatmasını bilmiştir. Tarihin bütün aşamalarına da yine yön veren işçi sınıfının ta kendisidir. 

Buraya kadar anlatılanlar çerçevesinde, kitabın hem güçlü hem de zayıf yönleri olduğu söylenebilir. Kitabın en belirgin güçlü yanı, 1886’dan 1986’ya kadar olan yüz yıllık 1 Mayıs kutlamalarının, neredeyse yıl yıl, şehir şehir ayrıntılı bir biçimde anlatısının yapılmış olmasıdır. Yazar, kutlamalara katılan işçi sayıları, müdahale eden polis sayıları, çatışmalarda ölen ve yaralananların sayıları, sendika sayıları, sendikaların üye sayıları, toplantılara katılan kişi sayıları gibi oldukça ilginç sayısal verilerle bu anlatıyı zenginleştirebilmiştir. Yanı sıra, neredeyse her 1 Mayıs’ın ayrı ayrı çağrı broşürlerinden, talep manifestolarından, öncesinde ve esnasında yapılan konuşmalardan oldukça zengin bir içerik yine kitap içerisinde okuyucuya sunulmaktadır. Son olarak, işçilerin taşıdıkları dövizlerdeki yazılar, atılan sloganlar ve bazı pankartlardaki çizimler, ünlü miting alanlarının isimleri, meydan, sokak, cadde isimleri/numaraları ve son olarak hangi yılda 1 Mayıs’ın ilk defa hangi ülkede, şehirde, nasıl bir coşkuyla kutlandığı gibi çok ince detaylar yine kitabın anlatısını oldukça güçlendiren özelliklerden bazılarıdır. Foner’in tarihçi kişiliğini olanca kabiliyetiyle kitaba yansıttığına şüphe yok.

Bunun yanında kitabın belki de tek zayıf yanı ki buna zayıf yan denmese de olur, bazı tarihi olay ve kişilerden oldukça yüzeysel olarak bahsetmesi veya onları sadece dipnotlarda bir iki cümleyle geçiştirmiş olmasıdır. Bunun yerine, olaylarla ve kişilerle tarihsel süreçleri daha iyi bir şekilde bağdaştırarak ortaya koyduğu tarih anlatısını güçlendirebilirdi. Ancak dediğim gibi bunu bir zayıflıktan ziyade, bir odaklanma meselesi olarak görmeli ve bunun, bu eksikliğin giderilmesi adına, gelecekte yeni çalışmalar yapılması için açık bırakılmış bir kapı olduğunu varsayabiliriz.

Kitap 1986 1 Mayıs’ından hemen önceye tarihleniyor ve aradan geçen otuz beş senelik 1 Mayıs mücadele pratiğini hatırlatmak bizlere düşüyor. 2020 yılına kadar, kâh çatışmalı, kâh serbest bir biçimde 1 Mayıs olanca dinamikliğiyle, coşkusuyla, kalabalıklarla kutlanmaya devam etti. İşçi sınıfı dünyanın dört bir yanında -ama en çok da küresel Güney ülkelerinde- yine bir araya geldi, neoliberalizmin, emperyalizmin, kapitalizmin gasp ettiği hakları için mücadelesini yükseltti, yine taleplerde bulundu, yine kazanımlar elde etti. Bu kitabın Türkçe baskısının yapılıp dağıtıldığı 1 Mayıs (1996)’da olduğu gibi kutlamalarda şehitler de verildi, 2010’da olduğu gibi, 32 yıl aradan sonra Taksim’de omuz omuza, sükûn içerisinde meydan da dolduruldu. Ancak 2020 itibariyle küresel salgın bahanesiyle 1 Mayıs kitlelere yasaklanmaya çalışılıyor. Bu 2020’de başarıldı; ancak parti kongrelerinin lebalep doldurulduğu, bazı cenazelerin cami avlusuna sığmadığı kalabalıklara ses çıkartılmazken işçi sınıfının en kutlu gününün yasaklanmaya çalışılması kabul edilemez. O halde 2021 1 Mayıs’ında, hep birlikte sokaklara çıkıp, yasaklara karşı hep bir ağızdan haykırmalıyız: Kölelikten Kurtuluşa! Yaşasın Devrimci 1 Mayıs! Yaşasın İşçi Sınıfı Mücadelemiz!

 

Kaynakça

Foner, P. S. (1996). Mayıs Günleri (çev. Şen Süer Kaya). İstanbul: Bibliotek Yayınları.

Shapiro, H. (1990). Philip Sheldon Foner (b. 1910). İçinde, M. J. Buhle, P. Buhle ve D. Georgakas (Eds.), Encyclopedia of the American Left (ss. 232-233). New York: Garland Publishing.

Van Gelder, L. (1994). Philip S. Foner, Labor Historian and Professor, 84. New York Times, 15 Aralık 1994, s. 20. https://www.nytimes.com/1994/12/15/obituaries/philip-s-foner-labor-historian-and-professor-84.html, (erişim: 21 Nisan 2021). 

 

 

.

0 %