ABDDünya

Amerikan Emekçileri Neye İhtiyaç Duyuyor?

ABD’nin Afganistan ve Irak işgallerinde ABD Savunma Bakanı olan Donald Rumsfeld, 11 Nisan 2003’te düzenlediği basın toplantısında Irak’ta ABD işgaliyle birlikte oluşan kaotik ortam hakkında konuşmuş, “Bağdat’taki hukuksuzluk ve yağmalardan ötürü ABD güçleri suçlanmamalıdır. Bunlar, diktatörlükten özgür bir ülkeye geçişin doğal sonuçlarıdır” demişti.

Rumsfeld’in sözünü ettiği “hukuksuzluk ve yağma” kuşkusuz kendi işgal güçlerinin Irak müzelerini talan etmesi, Irak devletinin tüm birikimini yağmalamasına değil, “şok ve dehşet” yaratmayı hedefleyen bombalarının, füzelerinin neden olduğu büyük yıkımın ortasında açlıkla boğuşan Iraklılara işaret ediyordu.

Amerika’da George Floyd’un polis tarafından boğularak öldürülmesi üzerine patlayan eylemler pek çok şehre yayıldı ve polisin sert saldırılarına karşı eylemciler güçlü bir direniş sergiliyor. Eylemlerin büyümesi ve yayılması üzerine bir açıklama yapan Irak fatihi George W. Bush, yaşanan acımasız cinayet nedeniyle Amerika’daki adalet sisteminin haklı olarak sorgulandığını ve siyahlara merhametle, adaletle yaklaşılması gerektiğini çünkü siyahların Amerika’da uzun zamandan beri haksızlığa uğradığını belirtti.

Afganistan ve Irak işgallerinde bu ülkelerin yağmalanmasının ve talan edilmesinin baş komutanlığını yapan Bush patlayan eylemlerle ilgili olarak, “Adaletin ancak barışçıl araçlarla kalıcı olarak sağlanabileceğini biliyoruz. Yağmalama özgürlük değildir ve tahrip etme gelişme değildir” diyor ve Amerika’nın ancak adalette eşitliği sağlayarak bu süreçten çıkacağına inandığını söylüyordu.

“Yağmalama özgürlük değildir ve tahrip etme gelişme değildir”. Bush ve Rumsfeld’in ifadeleriyle, Irak’ta özgür bir ülke olmanın doğal sonuçları, Amerika’da eşitlik ve adaletin sağlanmasını engelleyen unsurlara dönüşüyordu. Bu yaklaşım, Amerikan emperyalizminin “yağma ve talan savaşlarının” ideolojik meşruiyet kaynağını oluşturan “anlatıya” son derece uygundu.

Liberal New York Times eylemlerin hızla yayılması üzerine sayfalarını Amerika’nın tanınmış neo-faşist isimlerinden Senatör Tom Cotton’a açtı. Senatör Cotton yazısında, Amerika’da yükselen eylemleri bir “şiddet orgisi” olarak niteledi ve “yağmacı çetelerin ülkeyi anarşiye” sürüklediğini, “ulusun düzeni yeniden tesis etmesini” ve bunun için “ordunun ayağa kalkmasını” istedi. Cotton sokaklara ordunun müdahale etmesini istiyordu ve Trump zaten bu yönde adımlar atmıştı.

Trump’ın bazı askeri birimleri göreve davet etmesi özellikle Demokrat Partili politikacılar tarafından sert bir biçimde kınandı. Kimilerine göre bu bir “darbe” girişimiydi. Ordu müdahalesinin Amerikan “değerlerine” ters düştüğünü iddia eden Demokrat Partililer ve liberal basın, Trump’ın “ulusu bölmek” istediğini ileri sürüyordu. Trump “ulusu bölmek” istiyordu çünkü korona karşısındaki “başarısızlığının” üstünü ülkedeki çatışma ortamını derinleştirerek örtmeye çalışıyordu.

Kasım ayında gerçekleşecek seçimde Demokrat Parti’nin başkan adayı olan Joe Biden uzun süredir sessizdi, eylemlerin büyümesi üzerine sessizliğini bozdu. Siyah taraftarlarına yönelik konuşmasında, “ulusun bölünmesinden” duyduğu rahatsızlığı vurguladı ve başkan seçildiğinde “ulusu birleştirme” sözü verdi. Biden, ulusa “ruhunu yeniden kazandırmak” için mücadele edecekti; “ırk ayrımcılığını” hedef alan gösterileri destekliyordu ancak gösteriler “yıkım yaratmamalı” idi.

Amerikan liberalleri, Trump ve Cotton tarafından önerilen ordu müdahalesine muhalefetlerini çeşitli platformlarda ifade etti. Brookings Brief’de, ABD’nin bir “polis devleti” görünümü kazanmasının yarattığı tehlikelere dikkat çekiyordu. Bu görüntünün, ABD’nin diğer ülkelere “insan hakları” ve “demokrasi” konularında baskı yapmasını zorlaştıracağı ve diktatörleri yüreklendireceği belirtiliyordu. New York Times gazetesi de, Amerika’nın “tecrübeli diplomatlarının” ülkelerinin sunduğu fotoğraftan duyduğu rahatsızlığı sayfalarına taşımıştı.

New York Times’a konuşan Demokrat Parti Senatörü Tom Malinowski, Obama yönetiminde Dışişleri Bakanlığı’nın “Demokrasi, İnsan Hakları ve Emek” konularından sorumlu şubesinde üst düzey yöneticilik yapmıştı. Malinowski, “barışçıl protestolara şiddetle müdahale ve ordunun kullanılması”, Putin, Xi Jinping ve diğer diktatörlere ABD yönetimi tarafından verilebilecek “en değerli armağandır” diyordu. Ona göre, Trump’ta diğer diktatörlerden pek farklı değildi, bu nedenle tüm diktatörler cesaretleniyordu.

Amerika’da yoksullaşmaya, işsizliğe ve polis terörüne karşı patlayan büyük öfkeyi kontrol altına almak ve kasım ayındaki seçimlerde Trump’a karşı bir silah olarak kullanmak amacıyla harekete geçen Demokrat Parti ve liberal basın, “ırksal ayrımcılığın önlenmesi”, “polis güçlerinin reformu” gibi başlıkları kullanıyor. George W. Bush, Obama gibi yağmacı ve talancı eski ABD başkanları polis şiddetinin ve Trump’ın eleştirisinde yan yana geliyor.

Onları asıl birleştiren unsurun, Amerika’nın salgın sürecindeki ortaya çıkan sefaleti ve büyük halk eylemleriyle bozulan “imajını korumak” olduğunun altı kalınca çizilmeli. Lenin, Ne Yapmalı’da emperyalizmin “yağma savaşlarının serbest ticaret bayrağı altında” verilerek meşrulaştırıldığını yazmıştı. Bush’un, Obama’nın emperyalist Amerikan egemen sınıfı adına yürüttükleri “yağma savaşları” ise, “demokrasi, insan hakları” bayrakları altında verildi. Bush’un Afganistan ve Irak işgallerinin başarısızlığı üzerine sahne alan “barışçı” Obama 14 Aralık 2011’de Kuzey Carolina’daki Ford Bragg Üssü’nde askerlere hitabında güya karşı çıktığı Irak işgali hakkında şunları söylüyordu:

“Bu, yaklaşık dokuz yıl süren olağanüstü bir başarıdır. Ve bugün, bunu gerçekleştirmek için yaptığınız her şeyi anımsıyoruz… Bundan yıllar sonra, başarılarınız varlığını sürdürecektir. Arlington’daki mezar taşlarına kazınan, şehit silah arkadaşlarınızın isimlerinde ve ülke çapındaki gösterişsiz anma törenlerinde yad edilecektir. Geçit törenlerinde hayranlık dolu fısıltılarla, çocuklarımızın ve torunlarımızın bağımsızlığında. Bu yüzden tanrı hepinizi korusun ve Tanrı Amerika Birleşik Devletleri’ni korusun. Daha önce hiç karşılaşmadığınız insanlar uğruna bu başarıyı kazandığınız için tarihte yerinizi aldınız.”

Irak işgalinin mimarlarından eski Dışişleri Bakanı Colin Powell son eylemler hakkında yaptığı açıklamalarda, “ırk ayrımcılığının” mutlaka son bulması gerektiğini ve bunun için Trump’ın seçimi kaybetmesinin zorunlu olduğunu belirtiyor. Powell, “ülkemiz, demokrasimiz tehlike altında, Trump bir yalancı” diyor. George W. Bush, Biden’a desteğini daha önce açıklamıştı. Bush ve Powell, Afganistan ve Irak işgallerini bütünüyle sahte belge ve bilgiler imal ederek ve bunları Birleşmiş Milletler kürsüsünde anlatarak gerçekleştirdi. Yalancılık konusunda Trump’tan hiç geri kalmadıkları tüm dünya tarafından çok iyi bilinmektedir.

Amerika’daki ırk ayrımcılığının ve polis şiddetinin kökleri derinlerde yatmaktadır ancak Bush’un başlattığı, Obama’nın devam ettirdiği “Teröre Karşı Savaş” süreci bunlara çok önemli katkılar yapmıştır. Trump’a yönelik eleştirilerle gözlerden gizlenmek istenen asıl olarak bu gerçektir. Matt Kennard, Verso Books tarafından yayınlanan “Irregular Army” başlıklı kitabında, Amerikan Ordusunun “Teröre Karşı Savaş” sürecinde kullandığı Neo-Nazi’leri, çete üyelerini ve suçluları inceledi.

Kennard kitabının bir bölümünün başlığını “Bir ırk savaşı olarak Irak” koydu. (sf. 47) Bunun nedeni, Irak’ta savaşan bazı Amerikalı askerlerle yaptığı görüşmeler sonucunda ulaştığı düşüncelerdi. 2003-2004 yıllarından Irak’ta savaşan Michael Prysner, Araplara yönelik ırkçılığın en tepedeki generallerden en alttaki askerlere kadar indiğini, bu durumu ancak ülkeye döndükten sonra bilince çıkardığını anlatıyordu. Aynı yıllarda Irak’ta savaşan Michael Totten’da aynı kanıdaydı, “aptal hacılar”, “çöl zencileri” ifadelerinin generallerden askerlere herkes tarafından Iraklılar için yaygın olarak kullanıldığını dile getiriyordu.

Totten, bu durumun bir tür “üstünlük kompleksinin” dışa vurumu olduğunu düşünüyordu. Iraklılara yönelik genel yaklaşımın, “geri kalmış”, “ikinci sınıf insanlar” olduğunu belirtiyor ve bu yaklaşım olmadan insanları başka bir ülkede savaştırmanın çok zor olacağına inandığını belirtiyordu. Kennard’ın görüştüğü askerler arasında Neo-Nazi kimliğini açıkça ifade edenler bulunduğu gibi, Irak dönüşü “savaş karşıtı harekete” katılan isimler de bulunuyordu.

Kennard’ın kitabı hakkında yazan Amerikalı muhalif Noam Chomsky, Kennard’ın kitabının dikkatli ve sorumlu bir araştırmanın ürünü olduğu belirtmişti. Kennard’ın kitabının, Amerikan Ordusunun yurttaşlarda “derin bir kaygı yaratması” gereken bazı yönlerini açığa çıkardığını vurgulayan Chomsky, kitabın, dünyanın birçok bölgesine gönderilen Amerikan askerlerinin karakterine ilişkin açıklıklar sunduğuna dikkat çekmişti.

Kennard’ın kitabı için bu doğru değerlendirmeleri yapan Chomsky, birkaç gün önce yayınlanan bir söyleşisinde, “Trump’ın ana programı örgütlü yaşama yönelik beklentileri yok etmek. Trump, tam anlamıyla tarihin en sabıkalı başkanı. Hitler bir canavardı, pek çok insanı öldürdü, fakat Hitler’den farklı olarak Trump örgütlü hayatı tahrip ediyor. Yaptığı şeyin ne olduğunu çok iyi biliyor. Yaslandıkları sistemin mantığı kazancı maksimize etmek üzerine kurulu. Neoliberal mantığın Milton Friedman gibi düşünürlerini okursanız bunun böyle olduğunu görürsünüz.” diyor.

Chomsky, Amerikan liberalizmiyle birlikte Trump eleştirisi üzerinden Amerikan emperyalizmini aklıyor. Amerikan halkına savaş suçlusu Joe Biden’a oy verme çağrısı yapıyor. Bush, Obama ve Powell’la aynı cephede yerini alıyor. Oysa ki Trump, Obama’nın başlattığı işi sürdürüyor ve Suriye’nin petrol ve gazını keyifle yağmalıyor. Ne Neo-liberalizm ne de emperyalist saldırganlık Trump’ın icatları değil, Amerika’nın emperyalist egemen sınıfının son 40 senedeki temel tercihleri.

Amerika’da gelişen büyük halk eylemlerini kendi kanallarına akıtmak için harekete geçen Demokrat Parti’nin konumunu güçlendiren yaklaşımlar sözünü ettiğimiz nedenlerle Amerikan emperyalizmin değirmenine su taşımak anlamına geliyor. Parlak “reform” vaatleri halkın yükselen eylemini sönümlendirmeyi, Amerikan emperyalizminin bozulan imajını düzeltmeyi hedefliyor. Amerikan egemen sınıfı kapitalizmin temel yapısal nitelikleri gereği doğuşu ve gelişimi itibariyle bir “yağma ve talan” bağımlısıdır.

Amerika’nın İsrail’e açtığı en büyük askeri yardım paketi yıllık 3 milyar dolar tutarındadır ve paketin altında Obama’nın imzası vardır. Geçtiğimiz günlerde İsrail’e bu yardım paketine dayalı ödeme Trump yönetimi tarafından yapıldı. 42 milyon emekçinin son iki buçuk ayda işsiz kaldığı, yapılan bir araştırmaya göre, çocukların dörtte birinin ihtiyacı olan gıda maddelerine erişemediği Amerika’da, İsrail’in askeri ihtiyaçları söz konusu olduğunda her iki parti hemen birleşmektedir ve bu doğalarına uygundur.

İki partiyi birleştiren temel unsur, kendisi de finans sektöründen gelen bir kapitalist olan Jim Kramer tarafından geçen hafta CNBC kanalında ifade edildi. Kramer programda, “pandemi tarihteki en büyük servet transferlerinden birini başlattı” diyordu ve küçük işletmelerin “sinekler gibi yere düştüğünü” ama Amerikan milyarderlerinin bu süreçte servetlerine 565 milyar dolar eklediklerini belirtiyordu. Bu gelişmenin “korkutucu etkilerinin” yavaş yavaş görüleceğini dile getiren Cramer’ın “borsalar ekonomiyi temsil etmiyor, borsalar büyük iş dünyasını temsil ediyor” sözleri işte Amerika’nın bu iki partisini bileştiren temel unsura işaret ediyordu.

Trump’ın yarattığı tehlikeleri önplana çıkararak, her iki partinin de “büyük iş dünyasının çıkarlarını temsil etmek için” yarıştığı gerçeğinin üzerini örtmek ve bunu da “solcu” gerekçelerle temellendirmek Amerika’da sokakları dolduran mücadeleci emekçilere verilecek en yanlış politik mesajdır. Amerika’nın ayağa kalkan emekçilerinin iliklerini, kemiklerini sömürenlerin politik silahı olan partinin kuyruğuna takılmaya değil, bağımsız sınıf politikalarını ihtiyacı var. İhtiyaç duyulan, tüm Amerikan emekçilerini emperyalist-kapitalizme karşı birleştiren sınıf temelli anti-emperyalist, anti-kapitalist ve tüm farklı kimliklerin eşitliğini merkeze alan bir politik mücadele çizgisidir. Amerikan emperyalizminin, işledikleri savaş suçları belgeli politik liderlerini emekçilere bir “kurtuluş” seçeneği olarak sunmak herhalde en fazla Amerikan egemen sınıfını memnun edecektir.

   Bu yazı 8 Haziran 2020’de umutgazetesi‘nde yayınlanmıştır.

.

0 %