ABDAsyaDünya

Afganistan’da İleriye Gidecek Yolu Kadın Eylemciler Açtı

Wall Street Journal editoryası Afganistan’da yaşananlar hakkındaki yazısında, “Eşref Gani şanslıydı, Afganistan’ı terk edebildi” diyor ve ABD’ye 20 yıl boyunca hizmet eden on binlerce insanın onun kadar şanslı olmadığını belirtiyordu. Editorya Kabil Havaalanında Amerikan uçaklarına binmek isteyen ancak kabul edilmeyen Afganistanlılara işaret ediyordu.  (The Afghan Allies Left Behind, August 15) Editoryanın verdiği bilgilere göre, Taliban’ın hızlı ilerlemesi şaşırtıcı olmuştu ancak ABD’nin “yardımcılarının” vize işlemleri ve ülkeden çıkarılma planlarının hızlandırılması için ABD yönetimine epeydir çağrılar yapılıyordu. Eski Amerikan Ordusu yetkilileri, kongre üyeleri bunun için epey çaba harcamıştı.

Amerika’da başkanlığını Irak ve Afganistan’da savaşmış emekli komutan James Miervaldis’in   yaptığı “Arkamızda Tek Bir Kişiyi Bırakmayacağız” adlı kar amacı gütmeyen bir kuruluş varmış. Miervaldis ABD Dışişleri Bakanlığının bu konuda yarattığı boşluğu doldurmak için bu süreçte çok çaba harcadıklarını, 250 Afganistanlı “yardımcının” ABD’ye ulaşması için vize sorununu çözdüklerini ve ticari bir şirketle uçuş anlaşması yaptıklarını ancak pazar günü Kabil’den ticari uçuşlar durduğu için “dostlarını” kurtaramadıkları anlatmış editoryaya.

Amerikan Kongresi Afganistan ve Irak’ta ABD’ye “yardın eden” unsurların “özel bir göçmen vizesi” almasını sağlayan bir yasal düzenlemeyi 2008’de kabul etmiş. Bu yasal düzenleme son derece uzun ve zorlu bir bürokratik süreci kapsıyormuş. Bu sürecin ayrıntıları Z’vi Barel’in Haaretz’deki yazısında detaylarıyla anlatılıyor. (Afghanistan Is Crumbling, and a Devastated Country Isn’t the Only Thing the U.S. Is Leaving Behind, 15 August) Bu ay başında Biden yönetimi yeni bir kararla Afganistanlı “yardımcılar” için özel bir prosedürü devreye sokmuş.

Yeni prosedüre göre, vize için başvuru yapacakların önce başka bir ülkede göçmenlik için başvuru yapması gerekiyormuş. ABD yetkilileri bu kapsamda, Arnavutluk, Katar, Kosova, Özbekistan ve Kazakistan yetkilileriyle görüşmeler yapmış. Başvuru yapacak Afganistanlılara “geçici sığınmacı” statüsü tanımalarını istemişler. Katar bu kapsamda 8000 kişiyi kabul edebileceğini bildirmiş. Diğer ülkeler Covid tehlikesi ve terörist sızma olasılığı gerekçeleriyle bu teklifi kabul etmemişler.

Taliban birliklerinin Kabil’e girmesiyle birlikte Kabil Havaalanında yaşanan karmaşanın gerisinde esas olarak “yardımcıların” ülkeden çıkışı meselesinde yaşanan “aksaklıkların” yattığı anlaşılıyor.  Amerikan basınına yansıyan haberlerde, “Kabil Havaalanındaki kaos ortamında bazı Afganlıların öldüğü” bildirildi. Havaalanından yansıyan bazı görüntülerde, ABD askerleri silahlarını oradaki insanların üzerine doğrultuyor. ABD basınının sözünü ettiği ölümlerin ikisinin uçaktan düşen Afganlar olduğu kayıtlara geçti. 5 kişinin mermilerle öldürüldüğü ileri sürüldü. (After 7 Years of Failing to Fix Afghanistan, Ghani Makes a Hasty Escape, New York Times, August 16)

Biden bu gelişmelerin ardından yaptığı yeni açıklamada konuya değindi ve “Müttefiklerimizin sivil tahliyesi için uğraşacağız” dedi. Biden ülkeyi terk eden sıkı “dostları” Eşref Gani’yi “siyasi liderleri ülkeden kaçtılar” sözleriyle suçladı. Afganistan’da kurdukları 300.000 kişilik ordunun savaşmak istemediğini belirten Biden, “Her şansı tanıdık onlara. Onlara şunu veremedik: Gelecekleri için savaşma iradesi” dedi.

Biden’ın Afganistan hükümeti ve ordusuna yönelik suçlamaları akla yine ABD’nin kurup, eğitip donattığı Irak Ordusu’nun 2014 yazında IŞİD karşısında düştüğü durumunu getirdi. Anımsanacak olursa, Irak Ordusu da birçok noktadan savaşmadan silahlarını ve teçhizatını da IŞİD’e bırakarak çekilmişti. ABD’nin işgal ettiği ülkelerde kurduğu yeni orduların ve hükümetlerin ortak özelliklerini Batı basını sıklıkla vurguluyor. Bu özelliklerin en başta gelenlerinden birisinin rüşvetçilik olduğu sürekli ifade ediliyor.

Devlet Başkanı Eşref Gani’nin ülkeden kaçarken yanında taşıdığı yüklü miktarda para onun rüşvetçiliğinin bir göstergesi olarak sunuldu. Doğrudur, Eşref Gani rüşvetçidir ancak onu yüksek miktarlarda rüşvet alabilecek konuma getiren esas unsur onun emperyalizmin sağlam bir işbirlikçisi olmasıdır. Gani emperyalizm tarafından seçilmiş bir unsurdur. Tıpkı kendisinden önce ABD tarafından ABD adına Afganistan’ı “yönetme” görevine atanan Hamid Karzai gibi.

Hamid Karzai bir Amerikan enerji şirketi UNOCAL’ın danışmanlığını yapmıştı. CİA ile yakın ilişkilerini, Sovyetler’in Afganistan müdahalesine karşı savaşan cihatçılara destek olmak amacıyla Pakistan’a yerleştiğinde geliştirmişti. Kendisinin Pakistan’da CİA ile birlikte cihatçılar için çalıştığı dönemde kardeşleri ABD’ye yerleşmişti. Daha sonra Afganistan’a dönen bir kardeşinin CİA ile birlikte Afganistan’daki uyuşturucu üretim ve ticaretindeki rolü Obama yönetimi döneminde ABD basınında kendine geniş bir yer buldu. Karzai ailesi uyuşturucu kaçakçılığından rüşvetçiliğe tüm faaliyetlerini CİA ile ortak yürütmüştü. Karzai devlet başkanlığını ailesinin bu siciline borçluydu. Taliban’ın ilk iktidar yılında Afganistan’da faaliyet yürütmek için temas kuran ilk ABD şirketi UNOCAL olmuştu. Bağlantı noktası geleceğin devlet başkanı Karzai idi.

Eşref Gani’nin öyküsü Karzai’den biraz farklı ama emperyalizme hizmet etme kararlılıkları temel ortak noktaları. Eşref Gani 1967 yılında kazandığı bir bursla Amerika’ya gitmiş. Amerika’da akademik çalışmalar yapmış ve 1991 yılında Dünya Bankası’nda çalışmaya başlayana dek akademik çalışmalarını sürdürmüş. 1985 yılında bir Amerikan kurumundan aldığı bursla bir yıl Pakistan’da kalmış ve oradaki medreseler üzerine bir araştırma yapmış. Amerikan işgalinden sonra Afganistan’a dönen Gani, Karzai’nin başkanlığında kurulan Amerikan kuklası hükümette ekonomi bakanlığı yaptı ve 2014 yılında seçimi kazanarak başkanlık koltuğuna oturdu.

Amerikan başkanının, Amerikan basınının rüşvetçilik, beceriksizlik ve korkaklıkla suçladığı isimlerin tümü Amerika’nın uzun süreli en has “partnerleri” ve “dostlarıdır”. Eşref Gani Amerikan emperyalizminin önemli düşünce kurumlarından biri olan Foreign Policy dergisinin 2013 yılında gerçekleştirdiği bir araştırma sonucunda dünyanın en önemli yüz düşünürü arasına girmişti. Amerikan emperyalizminin bir başka önemli düşünsel mecrası Brookings Institute’nun 2006 yılı yayınında onun “muazzam entelektüel kapasitesi ve yetenekleri” övgüyle alkışlanıyordu.

ABD’nin bu süreçte Taliban ile nasıl bir anlaşma yaptığı ve bundan sonra hangi yoldan yürüyeceği belirsizliğini koruyor. New York Times gazetesinin verdiği bilgiye göre, Gani yanına en yakın danışmanlarını alarak Suudi Arabistan’a gitti ve politik sığınma talebinde bulundu. Şimdi Amerika’nın Afganistan “macerası” hararetli bir tarzda tartışılıyor ve genel olarak, yaşananların bir Amerikan yenilgisine işaret ettiği belirtiliyor. 20 yıllık işgalin sonunda ülkeyi apar topar terk etmek zorunda kalması bir ölçüde yenilginin işaretidir ancak meseleye 20 yıllık işgal üzerinden değil de 1970’ler Afganistan’ından günümüze uzanan bir tarihsel  kesitten bakıldığında durum farklı görünüyor.

Çalışmalarını ABD’de sürdüren Lübnanlı sosyal bilimci As’ad AbuKhalil Monthly Review dergisinde yayınlanan yazısında Afganistan’da yaşananlara dair bizim de katıldığımız bir dizi düşünce ileri sürdü. Afganistan’daki gelişmeler üzerine yazılanlarda, Sovyetlerin Afganistan müdahalesi ile ABD’nin Afganistan işgalini aynı bağlama yerleştiren ve Taliban’ın yükselişini bu işgallerin toplam sonucu olarak karakterize eden yaklaşımlara itiraz eden AbuKhalil, iki farklı nitelikte girişimin aynılaştırılmasına karşı çıkıyor.

Sovyetler Birliği’nin Afganistan müdahalesi öncesinde ülkenin iki ana politik seçenek arasında bölünmüş olduğunu dile getiren yazar, bir tarafta politik programı “sekülerizm, sosyal adalet ve kadın haklarını” içeren ilerici bir hükümet; diğer tarafta emperyalizm tarafından silahlandırılıp fonlanan “dinsel yönelimli ve gerici bir fanatik” oluşumun bulunduğunu vurguluyor. Usame Bin Ladin’in ve diğer cihatçı örgütlerin esas olarak Afganistan cihadının ürünü olduğunun altını çizen yazar, bu bağlamda ABD, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bu “gerici fanatizmin gelişimindeki” önemli katkılarına haklı olarak dikkat çekiyor.

Yazarın dikkat çektiği bu unsur zaten ilk elden ABD emperyalizminin sözcüleri tarafından ifade edilmişti. Cihatçı “gerici fanatizmin” sol hareketlere karşı kullanılması stratejisinin geliştirilmesinde belirleyici isimlerden biri olan ABD Başkanı Carter’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Brzezinski 1998 yılında bir Fransız dergisine konuşmuştu. Fransız gazeteci şunları söylemişti:

“Sovyetler, Afganistan’a girmelerine ABD’nin gizli müdahalesini gerekçe gösterdiklerinde kimse inanmamıştı. Demek doğruymuş. Bugün pişmanlık duyuyor musunuz?”

Brezinski yanıtlamıştı:

“Niye pişmanlık duyacakmışım? Bu gizli operasyon harika bir fikirdi. Ruslar’ı Afganistan tuzağına çekti ve siz benim buna üzülmemi bekliyorsunuz. Sovyetler’in Afganistan’a girdikleri gün Carter’a şu notu yazmıştım: ‘Şimdi Sovyetler’e Vietnam’larını yaşatabiliriz.’ Dediğim gibi oldu; Moskova 10 yıl boyunca rejimin katlanamayacağı ve giderek moralini çökerten bir savaş yürüttü, sonunda da Sovyet imparatorluğu dağılıp gitti.”

Bu yanıt üzerine gazeteci şunları söylemişti:

“Radikal akımları beslediğiniz, geleceğin teröristlerine silah ve akıl verdiğiniz için de mi pişman değilsiniz?”

Brezinski Fransız gazeteci gibi naif değildi, yanıtı şöyle olmuştu:

“Neden pişman olayım? Tarih açısından hangisi önemli? Talibanlar mı yoksa Sovyet imparatorluğunun çökmesi mi? Birkaç fanatik dinci mi yoksa Orta Avrupa’nın özgürleşmesi ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi mi?”

Brezinski Afganistan cihadının Amerikan emperyalizmi için çok önemli olumlu sonuçlar doğurduğunun bilincindeydi. Bu süreçte sadece Afganistan’ın ilerici birikimi yok edilmekle kalmamıştı; Afgan cihadının başarısının getirdiği parlak görüntü, Afgan cihadında tecrübe ve özgüven kazanan militanların Ortadoğu’ya yayılması için itici güç olmuştu. AbuKhalil Afgan cihadının başarısının Ortadoğu üzerinde yarattığı etkinin doğurduğu ciddi sonuçlara dikkat çekiyor.

Afgan cihadının kazananı ABD, kaybedeni dünya halklarıydı; çatışmanın diğer tarafı yani programında “sekülerizm, sosyal adalet ve kadın hakları” bulunan taraf kazansaydı, bunun bölgeye ve dünyaya yansımaları kuşkusuz olumlu olacaktı. Emperyalist propagandanın vaaz ettiğinin aksine bu program için mücadele edenler “Rus emperyalizminin kuklaları” değil Afganistan’ın kendi evlatlarıydı, onlar seneler boyu CİA ajanlığı, Dünya Bankası yöneticiliği yapmamış, Afganistan halklarının aydınlık geleceğini kurmak için çalışmış ama yenilmişti.

Bu tarihsel perspektiften bakıldığında, ABD emperyalizmi önemli bir zafer kazanmıştı. Ne ki, ortaya çıkan güncel tablo oldukça farklı; dünya tarihinin gördüğü en büyük askeri güç 20 yılda 2 trilyon dolar harcadığı bir savaşın sonunda “yardımcılarına” silah doğrultmak zorunda kalarak ülkeyi terk ediyor. Bu sahnenin önümüzdeki süreçlerde ihtiyaç duyulacak potansiyel “yardımcılar” açısından ciddi bir güvensizlik duygusu yaratması muhtemel. Amerikan basınına yansıyan bazı bilgiler bu olasılığı güçlendiriyor. Reuters’e konuşan 5 Amerikan yetkilisi hükümetin “yardımcılar” konusundaki hataları nedeniyle yaşadıkları “hayal kırıklığını, güvensizliği” dile getiriyor. ( US Officials Livid Over Botched Afghanistan Withdrawal, Say Military Was Rebuffed For Wanting Larger Role In Evacuations, 16 August)

ABD’nin Taliban ile yaptığı anlaşmanın kapsamı ve içeriği belirsiz ancak ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Ned Price’ın şu sözleri: “Halkının temel haklarını koruyan, teröristleri barındırmayan ve nüfusunun yarısı olan kadın ve kız çocuklarının temel hakları da dahil olmak üzere halkının temel haklarını koruyan geleceğin Afgan hükümeti, birlikte çalışabileceğimiz bir hükümet olur” ve ABD basınındaki kimi yorumlardaki vurgular, epeyce yol alındığına işaret ediyor.

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) Sözcüsü John Kirby yaptığı açıklamada, Afganistan’daki ABD vatandaşlarının tahliyesinin devam ettiğini söyledi ve Taliban ile düşmanca bir etkileşimimiz olmadı. ABD ordusu komutanları havaalanında Taliban temsilcileriyle görüşüyor” diyerek uyumlu bir çalışmanın devam ettiğini vurguladı.

Taliban sözcüsü Zabihullah Mücahid’in düzenlediği ilk basın toplantısındaki sözleri tarafların anlaşmaya uygun davranma hassasiyetini yansıtıyordu. Mücahid’in vurguladığı noktalar şunlardı:

“Afgan toprakları hiçbir ülkeye yönelik saldırı amaçlı kullanılmayacak. Kadınlar okula gidebilecek, okullarda ve hastanelerde çalışabilecek. Bizimle savaşmış, karşımızda olmuş kimseden intikam almayacağız. Bu savaştan biz de zarar gördük. Afganistan’ın güvenliğini ve huzurunu istiyoruz. Daha önceden kimin nereye çalıştığının bir önemi yok. İntikam amacı gütmeyeceğiz ve kimsenin evine girilmeyecek. Size bu konuda güvence veriyorum.”

ABD emperyalizmi “halkının temel haklarını koruyan, teröristleri barındırmayan ve nüfusunun kadın ve kız çocuklarının haklarını koruyan” Suudi Arabistan ve diğer Körfez Krallıklarıyla çok uzun yıllardır sıkı bir ortaklığı sürdürüyor. Taliban biraz makyaj yapıp ABD önceliklerine uyumlu bir aktöre dönüşürse, onun bu tarihsel ittifaklardan eksiği ne olacaktır? Hem ABD’de bu konularda söyledikleri oldukça dikkate alınan demokrasi yıldızı Thomas L. Friedman’ın konuyla ilgili yazısında sorduğu gibi, “Taliban 20 yıl önce bırakıldığı yerde midir?” (Biden Could Still Be Proved Right in Afghanistan, New York Times, 16 August)

Friedman bu sorunun yanıtını bilmiyormuş ancak onun bildiği, Taliban’ın artık tüm Afganistan’dan sorumlu olduğu ve kısa bir süre içinde halktan yükselecek iş ve aş taleplerine yanıt vermek zorunda kalacağıymış. Bunun yolu, yani halka iş ve aş bulmanın yolu ABD’nin güçlü bir nüfuza sahip olduğu Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Pakistan ve Avrupa Birliği üyesi ülkelerin yatırımlarından geçiyormuş. Afganistan artık üzerinde İran, Çin, Rusya, Hindistan ve Pakistan gibi tehlikeli köpek balıklarının yüzdüğü denizlerde yalnız başına olacakmış ve bu nedenle Beyaz Saray’ın telefon numarasını hızlı aramalar için hazırda tutmak zorundaymış.

Taliban’a dönük ciddi bir beklentinin varlığını Batı medyasında hızla yoğunlaşan bu ve benzeri yorumlardan saptamak mümkün. ABD ve Batılı müttefiklerinin Taliban’ı doğuran güçlerle Taliban savaşı öncesi kurdukları güçlü ortaklık ve Körfez Krallarıyla sarsılmaz ortaklıkları bu beklentilerin temelsiz olmadığının en güçlü göstergeleri. Taliban’ın bu beklentilere uygun bir çizgiye yönelmekte olduğu ilk adımlarından çıkarılabilir.

Ve günlerdir manşetlerden düşmeyen Taliban iktidarı koşullarında kadınların durumu ne olacak konusunda yürünecek yolu Kabil’de yine kadınlar gösterdi. Taliban’ın yönetimi ele geçirdiği Afganistan’ın başkenti Kabil’de kadınlar “İş, eğitim ve siyasi katılım her kadının hakkıdır” sloganıyla ilk eylemi gerçekleştirdi.

Afgan kadınlar gerici Taliban iktidarına karşı gelişecek yegane yolun ne olduğunu tüm dünyaya net olarak gösterdi. Kadınlar Afganistan halkının emperyalist işgal ya da yerel gericilik seçenekleri içine sıkıştırılamayacağını eylemleriyle göstererek ileriye doğru giden yolu açtılar.

.

0 %